CANLI YAYIN

Akıp giden zaman içinde geriye kalan ‘Dereköy’ – VİDEO

PİRHA – Xızır Ormanı’nın koynunda bir köy: Dereköy. Bu kitap geleceğe kültürel miras bırakmak amacıyla kaleme alınmış önemli etimolojik bir çalışma. Özgün Enver Bulut, “İnsanlarla görüştüğümüzde bir takım eksiklikler gördüm. Çünkü kuşaktan kuşağa aktarılırken çoğu şeyler unutulmuş, çoğu şeyler söylenmiyordu. Bu çok dikkatimi çekti ve bunu deşmeye çalıştım” diyor. 

Xızır ormanı’nın koynunda bir köy: Dereköy. Kitabın yazarı Özgün Enver Bulut, şair kimliğiyle tanınıyor fakat farklı bir kitapla çıkıyor karşımıza.

Birçok kitaba konu olmuş Dersim coğrafyasını etimolojik bir çalışma yaparak okuyucuların karşısına çıkarıyor Bulut. Kitabı okurken kendinizi doğduğunuz, büyüdüğünüz coğrafyada hissediyorsunuz. Kitapta yer alan Mizah ve yaşam, inanç yerleri, yemek kültürü, dağlar ve yaylalar, aşiretler, mezralar ve köyün nüfusu gibi bölümler ise gelecek kuşaklara kültürel miras bırakıyor. Bulut’un kitabının ön sözünde yer alan Saray Ulucan, inancın zayıfladığını şöyle anlatıyor:

“Ben genç kızken daha buralara gelin gelmemişken, köylerimizde kavgalar olurdu ve insanlarımız birbirlerine küfür ederdi neticesinde. Ölülerine, kutsallarına kadar giderdi o küfürler ve sonrasında da bizim kutsal yerlerimizin kutsallığı, bizim keramet sahibi büyüklerimizin kerameti de kayboldu. İnsan ölülerine ve kutsallarına küfür etmeye başladı mı, o mekanlar da onlara sırtını çevirir.”

“BU KİTABI YAZMAK İÇİN EN KÜÇÜK BİRİMDEN BAŞLADIK”

Özgün Enver Bulut ile ‘Xızır Ormanı’nın koynunda bir köy: Dereköy kitabını konuştuk.

Özgün Enver Bulut’u biz şair kimliğiyle tanıyoruz. İlk kez farklı bir köy kitabıyla karşımızda. ‘Xızır Ormanı’nın koynunda bir köy, neden böyle bir çalışmaya ihtiyaç duydunuz? 

Dereköy kitabının hikayesi aslında şöyle başlıyor: Bir gün Dereköy Derneği yöneticileriyle bir araya gelirken, benden kendi köylerinin tarihini yazmamı istediler. Tarihten ziyade oradaki yaşamı, oradaki kültürel dokuyu, inanç sistemini yazmamı istediler. Bende böyle bir şey düşünüyordum.

Çünkü Dersim kültür ve inanç anlamında eksiklikler hissettim. Bunu nasıl  yapabiliriz diye düşündüm. En küçük birimden başlamamızın doğru olduğunu düşündüm. Bunun yoluyla elbette bir köyden başlamaktı. Bana anlattılar, dokümanları getirdiler ve ben ondan sonra Dereköy kitabının hazırlık sürecini yazmaya başladım. Doğal olarak o köye gitmek ve o köydekilerle görüşmek gerekiyordu. Metropol şehire göç edenlerle görüşmek gerekiyordu. Çünkü bizim köylerimizde müthiş bir göç olayı yaşanmış. Ulaşabildiğimiz insanlarla görüşmemiz gerekiyordu ve görüştük. İstanbul, Gemlik ve köyün kendisinde görüşmelerimiz oldu. Müthiş bir cevher gördüm. Dersim inanç ve kültürü için çok önemli olduğunu gördüm. Sorular sorduk, yanıtlar aldık oradan da bu kitabın hazırlık süreci oluştu.

Peki orada neler yaptınız?

İnsanlarla görüştüğümüzde bir takım eksiklikler gördüm. Çünkü kuşaktan kuşağa aktarılırken çoğu şeyler unutulmuş, çoğu şeyler söylenmiyordu. Bu çok dikkatimi çekti ve bunu deşmeye çalıştım. Oradaki yaşam nasıldı? Bu insanlar neler yapıyordu, nasıl yaşıyorlardı? İnançlarını nasıl yaşıyorlardı? Nerelere gidiyorlardı?

Ben bir şairim, tarihçi veya araştırmacı değilim. Bu kitabı oluştururken işin sosyolojik taraflarına bakmaya çalıştım.

Dereköy’den metropollere taşınan insanlar o kültürel değerlerini, ritüellerini koruyorlar mı? Ya da asimilasyon var mı? Nasıl izledin?

Korumuyorlar. Tabi ki asimilasyon var. Hepimizin yaşadığı şeyleri onlar da yaşıyorlar. Köylerden kente göç ile birlikte çoğunlukla yaşadıkları yerler daha çok sol çevrelerin olduğu yerler. İnançtan daha çok politik düşünüyorlar, politik kavramlar geliştiriyorlar ve onun üzerine bir takım düşünceler geliştiriyorlar. Evet inançlarından uzaklar, ne zaman bir araya geliyorlar cenazelerde, düğünlerde ya da köy derneklerinin gecelerinde. Onlarda çok randımanlı olmuyor. Orada kültürel şeyler yaşanmıyor. Biraraya gelmenin coşkusunu yaşıyorlar. Şu an yeni kuşak gerçekten çok fazla uzak bu işlerden. Bunda hepimiz suçluyuz. Bizde aktarırken çok güçlük çekip aktaramıyoruz. Hatta bir film izlemiştim. Feo Aladağ diye bir yönetmenin Alman ve Afganistan ortak yapımı bir film. Orada Afgan bir komutanla bir Alman komutan sohbet ediyor. Afganistanlı komutan ona diyor ki ‘Bizde zaman var, sizde saat var’ diyor. Çünkü biliyor ki Almanın kolunda saat var. Ve bizde yıllarca bunu düşündük. Zaman o kadar genişti ki yani yaşlılarımızın hiçbir zaman ölüp gitmeyeceğini düşündük. Ve bunlar yerine bir takım şeyleri sonradan yapabileceğimizi düşündük. Oysa baktık ki kolumuzda zaman kavramı yok, saat var ve bu insanlar bir bir gitti. Biz o zaman eyvah ne oluyor diye, bunun çarelerini öğrenmeye başladık. Tabi kalan insanlarla bir takım şeyler yapmaya çalıştık ama o öyküleri bilenler gidiyordu.

“ESKİ KÜLTÜREL ÇOŞKU VE DOKU KALMAMIŞ”

Dereköy nüfusunun durumu nedir şimdi? Çok göç verdi mi? Kalan var mı?

Çok göç veren köylerden biri. Tüm Kürt coğrafyasında yaşanan şeylerden dolayı böyle. Şu an çok az. 15-20 ev kadar kalmış. Bu köyün şöyle bir özelliği var: Deprem konutları yapılıyor ve tüm köyleri aynı bölgede topluyorlar. Dolayısıyla bir merkez var ve herkes o merkezde kalıyor. Ama göç çok fazla. Bu 60’lı yıllardan başlayan bir göç. Önce Almanya’ya gidiyorlar, 90’lı yıllardaki devlet terörünün yarattığı baskılar var, oradan insanlar kaçıyor. Şu an gerçekleştirilen festival döneminde köye dönüşlerle birlikte insanlar yavaş yavaş kendi köylerine dönüyor ama bu da tabi ki yaz dönemini kapsıyor. Evet insanlar yazın daha kalabalık ama o kültürel ve inanç anlamında coşku ve doku kaybolmuş.

“İNSANLAR ZİYARETLERE GİDİYOR AMA ÖYKÜLERİNİ KİMSE BİLMİYOR”

Dereköy kitabını yazarken bölümlere ayırmışsınız. Dağlar ve yaylalar, yaşam ve gelenekler, yemek kültürü. Bunları anlatmanızın sebebi ne? Bununla geçmişe bir kaynak mı oluşturmaya çalıştınız?

Dersim demek 38 demek değil. Yani Dersim’in tarihi 38’den başlamıyor. Bundan önce de bir yaşam var Dersim’de. İnsanlar inançlarını yaşıyor, insanlar tarlaya gidip çalışıyorlar, gelenekleri var, adet ve töreleri var bunları yaşıyorlar. Biz bunları anlatmadığımız sürece Dersim’i getirip bir yere bağlamış oluruz. Evet Dersim’de acı, katliam, zulüm ve kaybedilmişlik gibi çok şeyler var. Ama bunlardan önce de bir yaşam var. Bunları söylemediğimiz zaman işin o kısımları eksik kalıyor. Bu kitabı hazırlamamdaki temel nedenlerden biri de oydu. Dersim kültürünü, Dersim inancını yani kaybedilen bir şey varsa onları tekrar anımsatmak. Yeniden veri olarak sunmak. Bunlara bakarken bir şair olarak bakıyorum. Ben tarihçi veya araştırmacı değilim. Bunların kaybolmaması gerekiyor. Orada insanlar düğünler yapıyordu, cenazelerini gömüyordu. Bunları anlattım. Mesela bu köyde önemli bir şey var. İnsanlar bal festivali ve bağcılık yapıyorlarmış. Bunlar artık zamanla kaybolan şeyler… Şarap üretiyorlarmış köyde. Erzincan tarafına üzüm götürüp satıyorlarmış. Salyangoz satıyorlarmış. Bu köyde iki değirmen varmış. Şaşırıyorsunuz, küçücük köyde iki tane değirmen var. Demek ki şunu anlıyoruz çok coşkulu bir yaşam var. İnsanların ilişkileri birbiriyle çok mükemmel. Bal festivali mesela ilginç bir anekdot. Bir mezrada bal hasat zamanı insanlara ekmek arası bal sunarlarmış. Cevizin altından ilk geçen kişiye yarım teneke ceviz veriyorlarmış. Bunlar şu anda kaybolmuş. Cevizde şu an kaybolmuş, o mezraların hepsi dağılmış. İnsanlar şurası, burası ziyaret diyor ama onların öyküsünü bilmiyorlar. Bir ağacın altına gidip kurban kesiyorlar, ama oraya niçin kurban kestiklerini bilmiyorlar.

“XIZIRININ AYAĞI”

Yine şunu gördüm: Xızır inancı müthiş. Her köyde bir Xızır gölü, Xızırın ayak bastığı bir çeşme, ya da Xızırın ayak bastığı bir yer var. Onun üzerinden çok anlam yüklüyorlar. Bu köylerden biri dedi ki ben çocukken, ‘Ben Xızırı gördüm’ bugünkü bakış açımla nasıl gördünüz? Evin içerisinde oturuyordum. Kar, tipi, fırtına dışarı çıkamıyordum. Gür bıyıklı bir insan geldi bana dedi ki ‘Sen niye üzgünsün?’ Dedim ki dışarı çıkamıyorum, oyun oynayamıyorum o yüzden üzgünüm. Dedi ki ‘Üzülme, Tanrı senin yoldaşındır’ ve kayboldu. Bu bana çok ilginç geldi. Demek ki ritüellerimizde böyle şeyler var.  Gerçek mi bilmiyorum, anlamlandıramadım. Ama aynı kişi annesinde Xızırı gördüğünü ve o Xızırı gördüğü yere  ‘Xızırın ayağı’ diyorlar.

“BU ORMANDAN BİR AĞAÇ KESMEYECEKSİNİZ”

Bu köyde Xızır ormanları mı varmış?

Evet. Bir Apirik mezrası denen bir yerin hemen üst tarafında Xızır ormanları var. Burayı gördüm. Çok yoğun ağaçların olduğu bir yer. Kenan Şanlı o köylü. Bana dedi ki, benim babam ‘asla bu köyden, bu ormandan ağaç kesmeyeceksiniz’ dedi.  Gerekçesini sordum iki neden söyledi. ‘1. Ormanın kutsallığından 2. Çığ gelir köyü basar.’

Xızırın evi neresi diye sordum. Dört ağacın olduğu bir yeri gösterdi. Xızırın evi dedikleri yer burası. Ben evi görmedim ama oradaki dört ağaç, birbiriyle uyumlu şekilde duruyor. Demek ki insanlar orada o atmosferi yakalamış.

“ETİMOLOJİK ÇALIŞMALARIN YAPILMASI GEREKİYOR”

Bu tür etnolojik çalışmaların yapılması gerekiyor mu, sizce önemli mi?

Çok önemsiyorum ve değerli görüyorum. Bu tür araştırmaların mutlaka yapılması gerekiyor. Yani şöyle bakmamak gerekiyor: Bir köy bir yeri anlatabilir mi? Evet anlatır. Ön sözü yazan Şükrü Aslan bir Sosyolog. Diyor ki, ‘Biz sadece oradaki yaşam biçimini değil, bir ağacı, suyu, dağı anlatıyoruz. O dağın insanlar üzerindeki yansımasını anlatıyoruz, ya da onlar üzerindeki etkilerini anlatıyoruz.’ Bunlar çok önemli. Baktığımızda bir köy bir suya çok değer veriyor ya da bir dağ onun için çok anlamlı.

Bunları sahada köy köy çalışmadığınız zaman  ortaya o kıymeti çıkaramıyorsunuz. Bu işin hikmetini çıkaramıyorsunuz.

“İNSANLAR BİRBİRLERİNİN KUTSALLARINA KÜFÜR EDİNCE…”

Peki bu kitabı yazarken sizi en çok etkileyen bir hikaye var mıydı?

Bu kitabı yazarken beni en çok etkileyen şey Saray Ulucan ablamızın, anlattıklarıydı. Öyle bir cümle kullandı ki adeta benim için şiir ötesiydi. Çok etkilendim. Konuşmamız esnasında, ‘Ben daha gelin olmadan bizim insanlarımız kavga ettikleri zaman birbirlerine küfür ederlerdi, birbirlerinin kutsallarına küfür ederlerdi. İşte bundan sonra bizim bütün inanç yerlerimizin kerameti bitti, büyüklerimizin birbirine saygısı bitti. Büyüklerin küçüklere saygısı, küçüklerin büyüklere saygısı bitti. Sevgi ortamı kayboldu’ dedi.

Bu cümle beni çok etkiledi. Nitekim bunu kitabın ön sözüne de aldım. Baktığınızda gerçekten doğa ile iç içe olan toplumlarda onların kutsalları çok önemli bir yerde duruyor. Onların kerametine inanıyorlar. Kavga ve birbirlerini hırpalama esnasında kullandıkları cümleler, küfürler işin hikmetini, işin değerli kısmını atıyor bir kenara ve ondan sonra geriye değeri olmayan bir söz kalıyor. Dolayısıyla insanların inançlarında böyle bir cümle kullandığınız zaman sizin artık o hikmet sahibi olan o inandığınız kutsalların hiçbir değeri kalmamış oluyor. Bu çok önemli bir şeydi. Bu nitekim inanç sistemine baktığınızda sadece Alevilik için bunu söylemiyorum, genel anlamda bu böyledir. Bütün inançlara baktığınızda eğer siz inançlarınızı küçümsemişseniz, ‘Körü körüne bir inançtan bahsetmiyorum’ felsefesi olan, değeri olan, ağırlığı olan yüz yıllarca taşınan bir felsefeden söz ediyorum. O zaman buranın hiçbir değeri kalmıyor, anlam ifade etmiyor ve insanlar ondan sonra bu kutsal yerlerin değerine de inanmamış oluyorlar. Bunu yakaladım ve bu benim için çok önemliydi.

Aslında Dersim’deki süreç biraz farklı gelişiyor. 70’lerdeki sosyalist hareketlerin gelişmesiyle birlikte Dersim’de biraz inançlara, kültürel mirasa uzak duruldu. Sonradan Munzur Kültür ve Sanat Festivali’nin buna çok etkisi oldu. Köye dönüşlerin sağlanması, insanların oraya yüzünü dönmesi açısından çok önemli bir argüman. Ondan sonra insanlar Dersim’e biraz biraz sahip çıktılar. Ama sahip çıkarken de bir taraftan aynı şeyleri bozdular. Bir şeye tanıklık etmiştim. Yurt dışından gelen biri orada kurban kesmişti ve kestiği kurbanlarının bağırsağını falan Munzur’a atıyordu. Müdahale ettik, neden bunu yapıyorsun diye. ‘Ya burası benim toprağım’ diyordu. Son yıllar içinde bir Dersim değeri, Dersim’in kültürel büyüklüğü, kültürel çoğunluğu ve zenginliği insanlarda oluşmaya başladı. İnsanlar kendi kültür ve inançlarına sahip çıkıyorlar. Kaybolmaması için bir özen gösteriyorlar. Sıkıntı şurada: Büyükler bu olayı aktarırken zaman içerisinde herşeyi unutmuşlar. Sanırım bunun nedeni de çocukların başına bir şey gelmesin, aman korkmasınlar. O korku onlara bunu veriyor ve zaman içerisinde birçok inanç yerinin, birçok ziyaret yerinin de öyküsü kaybolmuş gitmiş; üzücü olan bu. Bizim, Dersim Araştırmalar Merkezi  (DAM) olarak böyle bir projemiz var.

Bu kitapta akademisyenlere, yazarlara, fotoğrafçılara nasıl bir çağrıda bulundunuz?

Biz bir ekip olarak böyle bir çalışma yapmak istiyoruz. Dersim’de çok fazla doğa fotoğrafçısı var. Bu arkadaşları da biraz eleştiriyorum. Gidip bitkileri çekiyorlar, ters lale çekiyorlar ya da ağaç veya çiçek çekiyorlar. Ama gözümüzün önünde kaybolan bir takım değerler var onları görüyoruz Mesela inanç yerleri. İnsanlar hala buraların öykülerini biliyorken, biz gidip bu inanç yerlerine çalışsak, hiç değilse bir kıymet bir değer kalır geriye. Böyle bir çalışmayı aslında ben yapmak istiyorum. Ya da Dersim Araştırmaları Merkezi olarak yapmak istiyoruz. Kim ne yaparsa ne paylaşırsa bir çivi çakmış olur. Benim yaptığım şey de belki eksiktir ama buna herkes bir şey katarsa güzel şeyler ortaya çıkmış olur.

Bir de şair kimliğiniz var. Bu kitabı yazdınız, gezdiniz, o kadar çok şey gördünüz bunlara dair bir şiiriniz oldu mu?

Ben şiir yazarken çok fazla gerçekçi değilim. İlk başlarda şiir yazmaya başladığım zaman bu tür şeyleri gözetirdim. Ama zamanla şiiri öğrendikçe ve tanıdıkça şiirin biraz gerçek olmadığını ama gerçeklerin sizden kopmadığı ve rüyalarınızdan gelip sizi bulduğu bir atmosfer olarak görüyorum şiiri. Tabi ki Dersim bir fiil şiirim yok ama Dersim bizim için bir imgedir. Dersim bizim için bir zenginliktir. Biz oradan beslendik, o dilimiz, kültürümüz, inanç biçimimiz. Benim şiirlerimin hepsinde inanç vardır, felsefe vardır, Dersim de vardır ama bunu baktığımızda çok derinlemesine okumadığımız zaman, dersiniz ki yazmış geçmiş. Ama Aleviliği bilen insan, işin sosyolojik, psikolojik ve felsefi tarafını bilen insan benim şiirimde onu görür. Evet bire bir Dereköy yazmamışımdır kendi ilçemi yazmamışımdır ama Dersim’in bütün değerleri benim şiirlerimde vardır. Çünkü o benim yaşam biçimimdir. Annemin bana anlattığı, dedemin bana anlattığı, babamın bana anlattığı şeyler elbette benim şiirimde var. Zenginliktir bunlar.

Son kitabımın ismi ’Kuşların kanadına sarıldım.’ Ben bir şeye tanık mıyım? Elbette tanığım. Şiirimi oluştururken bir çeyiz sandığı gibi görüyorum. Onun içerisine hüzünlerimi, sevinçlerimi, aşklarımı, yaşadığım bütün olayları o sandığın içine gizliyorum. Günü geldiğinde bir şekilde dışarı çıkarıyorum. Bir gün sevinç, birgün hüzün çıkar, birgün aşk çıkar…

Ben zaman zaman Cumartesi Annelerine ziyarete giderim. Onlarla otururum. Orada bir annenenin konuşmasına tanık oldum. Polis evine geliyor. Diyor ki ‘bir suç var. Bize oğlunu teslim et. Ertesi gün bırakacağız’ Anne götürüp çocuğunu onlara kendi elleriyle veriyor. İzmir’den feribotla getirilirken kendini denize attı diyorlar.

Anne şöyle bir cümle kullandı. Dedi ki, ‘Ben artık bir kuş olmuş, ağaca çıkmış orada inliyorum’ dedi. Bu beni çok etkiledi. Onun için bir şiir yazdım. Dedim ya gerçekle uğraşmıyoruz ama ne kadarda gerçeklerden uzak olursanız olun gerçek bir şekilde gelip sizi düşlerinizden yakalıyor. O sandığa atıyorsunuz, sandıktan sonradan çıkarıyorsunuz. Şiir yazmak acının bir kademesiyse onu okumak gerçekten iki kademe bir şey.

Özgün Enver Bulut söyleşinin ardından ‘Kayıp’ şiirini okudu.

Semra ACAR – İSTANBUL

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

pirha.net © 2018