Dede Sefa Öztürk: Alevilik bir doğa inancıdır, Alevilerin yüzü doğaya dönüktür

PİRHA-Dede Sefa Öztürk, Alevilik inancının doğayı esas aldığını belirtti. Öztürk PİRHA’ya yaptığı açıklamada; “Aleviler tanrının kendini doğadaki bütün nesnelere nakşettiğine inanır. Ağacı, suyu, bitkiyi çıkarları uğruna diğer canlıları yok ediyor insanlar. Doğa için mücadele aslında bir insanlık mücadelesidir” dedi.

Alevi inancı doğa ve insan dostudur. Alevilikte her şeyin bir canı olduğuna inanılır. Dolayısıyla hiç bir can incitilmez.

Güvenç Abdal Ocağı dedelerinden Sefa Öztürk, PİRHA’ya yaptığı açıklamada Alevilik inancında doğanın ve çevrenin yeri hakkında bilgi vererek son süreçte yaşanan doğa katliamları üzerinden değerlendirmelerde bulundu. Alevilik inancının doğayı esas alan bir inanç olduğunu vurgulayan Öztürk, doğayı korumanın bir insanlık görevi ve onur meselesi olduğunu belirtti.

“ALEVİLERİN YÜZÜ DOĞAYA DÖNÜKTÜR”

Aleviliğin bir doğa inancı olduğunu ifade eden Dede Öztürk şunları dile getirdi:

“Çünkü bildiğiniz gibi dört element Alevilik inancında kutsanmıştır, kutsal sayılmıştır. Cem’in merkezine 40 kapı 40 makam vardır. Tam da ortasına taşınmıştır bu elementler. Hava, su, ateş ve toprak kutsaldır Alevilik inancında. Yol kapısında havayı, hukuk kapısında ateşi, marifet kapısında suyu ve hakikat kapısında da toprağı kutsayarak Alevi inancının bir doğa inancı gerçeğini vurgulamışlardır. Şöyle söylemek gerekir aslında Alevilik doğaya can olmuş, niyaz olmuş ağaca, suya, gözelere adak adayan, kurban kesen oralarda Cem olan bir inançtır. O doğayı kendisinden bağımsız görmez ve kendisinden ayrı da düşünmez. Ondan dolayıdır ki Aleviler ağaçla, suyla konuşan, görüş alışverişi yapan, güneşe dua eden, sabah kalktığında yüzünü güneşe dönen ve gülbeng okuyan bir inançtır.

“PANDEMİ BİR İNSAN FELAKETİDİR”

Aleviler olarak doğanın tanrısal bir güç olduğuna inandıklarını belirten Dede Öztürk sözlerine şu şekilde devam etti:

“Aleviler tanrının kendini doğadaki bütün nesnelere nakşettiğine inanır. Dolayısıyla da doğa Aleviler için kutsal olmakla birlikte varlığının temel sebebidir. Yani vardan var olmaya inanan bir inanış doğayı asla ve asla insandan bağımsız düşünmez. İnsan doğanın içinde bir parçadır. Yaşanan doğa olaylarına baktığımız da insanların ne kadar zalim olduğunu görüyoruz. Aslında kendilerine büyük bir kötülük yaptıklarının farkında değiller. İnsanların egosu, tükenmek bilmeyen tamahkârlığı, aç gözlülüğü maalesef bugün birçok yaşam alanını nefes alınamaz hale getirmiştir. Pandemi bir insan felaketidir mesela. İnsan felaketlerinden kaynaklanan doğal bir sonuçtur. Buna rağmen hala insanlar doğaya büyük bir acımasızlıkla saldırmaktadır. Ağacı, suyu, bitkiyi çıkarları uğruna diğer canlıları yok ediyor insanlar. Sadece doğada bir ağacı yok etmiyor, suyu kirletmiyor aynı zamanda diğer canların yaşam alanına da müdahale ederek doğayı katlediyor. Bu aslında insanın çevresine yapabileceği en büyük kötülüklerdir.”

“İNSANLIK KENDİ AYAĞINA KURŞUN SIKIYOR”

Doğada yaşayan tüm canlıların haklarının korunması gerektiğini vurgulayan Dede Öztürk, “Mutlaka ve mutlaka ağacın, kurdun, kuşun, böceğin, balığın tüm canlıların hakları mutlaka korunmalıdır, korunmak zorundadır. Eğer bu doğaya yeterince saygı duyulmazsa bugün pandemiden de anlıyoruz ki daha güçlü bir virüs bir gün bütün insanlığın sonunu getirebilir. İnsan hala kendi ayağına kurşun sıkmaya devam ediyor. Kendini katletmeye devam ediyor” dedi.

Öztürk şöyle devam etti.

“En son gündeme gelen Marmara Denizi’nde yaşanan salya olayında katliamın boyutu da gözler önüne serildi. Bu kadar büyük bir havuzda yaratılan çevre kirliliği boyutunu düşündüğünüzde ne kadar acımasız, gaddar bir canlı türü, katil bir canlı türü ile karşı olduğumuzu görüyoruz. Bugün Kaz Dağları’nda, Karadeniz’de ve ülkemizin birçok coğrafyasında altın aranmakta. Örneğin Karadeniz’in kaynakları meşhurdur. Karadeniz’de bol miktarda su var fakat bu sular bugün siyanürlerle kirletiliyor. Bir pul altın uğruna bütün doğa katlediliyor. Doğada yaşayan birçok canlı, canlı türü insanın bu zalimliği ile karşı karşıya kalıyor ve hayatlarından oluyorlar. Artık o siyanürlü sulardan bitkiye, börtüye böceğe can götürülemiyor. İnsanlara can götürülemiyor. O sular artık insanlar için bir felaket. İnsanın yaşaması için en temel maddelerden olan su bugün insan oğlunun-insan kızının acımasızlığı karşısında maalesef bir ölüm aracına dönüşmüştür. Bu büyük bir felakettir. Ormanlar yok edilirken aynı zamanda sular kirletiliyor, toprak büyük bir acımasızlıkla talan ediliyor, yağmalanıyor.”

“SEVGİYİ YÜREKLERİMİZE REHBER EDİNMEK ZORUNDAYIZ”

İnsanların yaşanan doğa katliamlarına sessiz kalmaması gerektiğini ve herkesin elinden geldiğince doğayı koruması gerektiğini söyleyen Dede Öztürk son olarak şu açıklamalarda bulundu:

“İnsanlar eğer bu katliamlara kayıtsız kalırsa kendi felaketlerini, kendi sonlarını hazırlarlar. Bunun herkes bilincinde olmalıdır. Doğa için mücadele aslında bir insanlık mücadelesidir. Aynı zamanda çocuklarını seven, torunlarını seven, çocuklarına torunlarına güzel bir gelecek hazırlamak isteyen kimse doğadaki bir taşın dahi kımıldatılmasına izin vermez, vermemelidir. Bu aynı zamanda yaşama duyulan bir saygıdır ve çocuklarına duyulan sevgidir. Biz bugün sevgiyi mutlaka ve mutlaka yüreklerimize rehber edinmek zorundayız. Bu kadar acımasızlık, bu kadar kin ve nefret her şeyi yok ediyor. Bu yaşananlar bir katliam aslında, büyük bir dram. Doğa mücadelesi, çevre mücadelesi çok politik sözcükler oldu. Artık buna çok daha farklı bir çerçeveden bakılmalı. Bu durum varlıkla yokluk arasında ki mücadeledir. Yıllardır canlara kaynak olan suları korumak, ağacı, taşı, doğayı korumak bir insanlık görevidir. Bir onur meselesidir. Onurumuza ve doğamıza sahip çıkalım.”

Melis CİDDİOĞLU/ANKARA