Alevi Haber Ajansi – PİRHA

Derdini türkülere yazan bir Êzidi: Hikmet Bismilé

20 Kasım 2018 - 16:36 pirha.net
Derdini türkülere yazan bir Êzidi: Hikmet Bismilé
33 views
20 Kasım 2018 - 16:36

PİRHA- Derdini türkülere yazan bir Ezidi: Hikmet Bismilé. 40 yıla yakındır Almanya’da yaşıyor. Kendi memleketinden uzak kalmanın ve en yakınları tarafından ötekileştirmenin ne demek olduğunu iyi biliyor. Her göç arkasında farklı bir hikaye barındırır, Hikmet’in göç hikayesi de ötekileştirme ve baskı unsurlarıyla yazılmış… 

Müzik, efkarlandırır, güldürür, oynatır. Müzik, duygulandırır, öfkelendirir, savaşa hazırlar ya da sakinleştirir. Her duygunun bir notası vardır günümüzde, yeter ki dinlemeyi bilelim. İnsan hayatının vazgeçilmeyecek duygu tercümanı olan müzik, binlerce yıldır dünyada yazılı tarih dışında sözlü tarihe pek çok katkıda bulunmuş. Acılar, sevinçler, aşklar, toplumları ve insanları etkileyen önemli olaylar şarkılara konu olmuş ezgilerle de bu duygular geçmişten geleceğe kazınmıştır. Tıpkı Mezopotamya topraklarında da yüzyıllardır süregeldiği gibi…

Hikmet Bismilé, kırk yıla yakındır Almanya’da yaşayan bir Ezidi. Kendi memleketinden uzak kalmanın ve en yakınları tarafından ötekileştirmenin ne demek olduğunu iyi biliyor. Gurbette de kendisini müziğe adıyor. Sanatçı, tüm ailenin katkısıyla, kardeşleri Nusret ve Mikail’le kurdukları “Koma Bıra” adlı grupla, kültürlerini diri tutmak, yüzlerce yıllın baskısı, acısı ve gözyaşını ezgilerle tarihe işlemek için müzik yapıyorlar.

Babaannelerinden başlayan yaratıcılık ve ezgilere yakınlık, ailedeki herkesin müzikle kendini ifade etmesine katkıda bulunuyor. Babası geçmişte dengbêj (klasik Kürt müziği) yaparak uzun hava okurken, ailedeki “gerçek sanatçı” olarak nitelendirdiği babaannesi, şimdi üç kardeşin okuduğu Kürtçe eserlerin ilham kaynağı.

Türkiye’de yaşadığı 1980’li yıllar, çoğu insanın Kürt kimliğini sakladığı bir dönem. İşte o yıllarda bir nevi kimlik arayışına başlıyor Hikmet Bismilé. Kendi kültürünü, tarihini araştırıyor, sonucunda da “müziğin bir iletişim kaynağı” olduğunu fark edip müziğe yöneliyor. Böylece kökenini oluşturan Kürtler ve Ezidiler’de özel bir yeri olan müzik, Hikmet ve ailesi için beslendikleri kültürü ölümsüzleştirmenin en etkili yolu haline geliyor.

Türkiye’de ve Avrupa’da hatırı sayılır bir dinleyici kitlesine sahip olan Koma Bıra’nın üyesi Heval Hikmet, hayatını, bir Ezidi ve Kürt olarak yaşadıklarını, atalarından duyduklarını ve Diyarbakır Bismil’den Urfa Viranşehir’e, oradan da Avrupa-Almanya’ya uzanan aile öyküsünü samimi bir dille anlattı…

KOMA BİRA HİKMET’İN GÖÇ HİKAYESİ  

Ayrım ve ötekileştirmeye maruz kalmak her insanda derin yaralar ve acılar bırakır. Bunlar öylesine derin hislerdir ki, tüm yaşam boyunca bunların etkisi kalır insanın üzerinde. Koma Bıra Hikmet de bu acıları bizzat yaşamış ve yaşadıklarının önce yurt içindeki göçün, daha sonra da yurt dışına gerçekleşen göçün gerçek sebebi olduğunu düşünüyor. Takip edilmeden yaşamanın hasreti ailesini ve kendisini kendi topraklarından uzaklaştırırken, bıyık kesmenin günah olduğu kültürde, Ezidiler artık bıyıklarının şekillerine göre yargılanıp, ayrımcılığa mağruz kalmamak için göç etmişler. Kendi memleketinde yabancı damgası yemek, kendi memleketinden sürgüne yollanmak, komşunun sana yaftalar yapıştırması tüm Ezidiler gibi Koma Bira Hikmet’in de yaşadıkları arasında. Baskı görmenin artık mirasa dönüştüğünü büyüklerinden duyduğu hikayelerden çıkaran Hikmet, dedesinden dinlediği hikayelerde bugün Şengal’de yaşanan katliamdan daha büyük boyutlu olayların yaşandığını dile getiriyor.

Bize biraz ailenizden bahseder misiniz?

Benim baba tarafından dedem ve ninem Diyarbakır Bismillidir. Babam Bismil’de doğmuş, annem ise Bismil’in Yasince köyünden. Yani annemle babam farklı köylerden. O zamanki evliliklerin birçoğunun aksine akraba değiller. Ancak her iki taraf da Ezidi (Xalti) Mirid kökenli. Ailem bir süre Bismil’de yaşadıktan sonra, Urfa Viranşehir’e göç etmiş. Viranşehir’deki Ezidi köylerinden birine yerleşip, 25 yıl orada yaşamışlar. Ben ve ağabeyim orada doğmuşuz.

Ailenizin Diyarbakır’dan Urfa’ya göç etmesinin nedeni nedir?

O zamanlar Diyarbakır dini konularda çok tutucu ve hoşgörüsüz bir yermiş. Ezidilerin herhangi bir köyde diğer insanlarla birarada yaşama imkânı yokmuş. Köyleri ayrıymış ve hangi köylerin Ezidi köyleri olduğu biliniyormuş. Büyüklerimizin anlattıklarına göre bırakın sosyal ilişkileri, günlük yaşamı sürdürmek bile oldukça zormuş. Düşünün, dedemler istedikleri zaman şehre bile inemiyorlarmış. Ezidi oldukları için yani sadece kimliklerinden ötürü her zaman o baskıyı hissediyorlarmış. Bu baskıların birçok kez Ezidilerin linç edilmesi boyutuna bile vardığı hâlâ anlatılır. Ben, Viranşehir’e göç etmemizin sebebinin biraz da bu baskılar olduğunu düşünüyorum. Tanındığınız bir yerde sürekli sorgulayan bakışlar altında yaşamak kolay değil. Yeni bir yerde takip edilmeden yeni bir hayata başlamak için göç etmişler.

Urfa’dan sonra Avrupa’ya göç ettiniz. Bu ikinci göçte de Ezidi kimliğiniz mi etkili oldu?

Tabii ki, kesinlikle böyle olduğunu düşünüyorum. Ayrım ve ötekileştirme hayatın her anında karşısına çıkıyordu insanların… Mesela, Ezidilikte erkeğin bıyığını kesmesi günahtır. Belki sizin de dikkatinizi çekmiştir; bazı yaşlı Alevilerde olduğu gibi Ezidilerin de hâlâ biraz farklı şekillendirilmiş bıyıkları vardır. İşte o dönemlerde, Ezidi erkeklerin bıyıklarından kim oldukları anlaşılır ve bu yüzden başlarına kötü bir şey gelmesin diye köyden Diyarbakır’a bile gidemezlermiş. Urfa’da da aradıkları rahat ortamı bulamadıkları için bizimkiler yeniden göç etmek zorunda kalmışlar.

Babanız ya da dedeniz, o dönemlerde yaşanan baskılara dair neler anlatırdı size?

Dediğim gibi Diyarbakır’a alışveriş için bile gidemediklerini, babam da dedem de anlatırdı. Yani baskı görmek babadan oğUla miras kalmış sanki… Dedem bugün Şengal’de yaşananların aynısının hatta daha da kötüsünün yaşandığına bizzat şahit olduğunu bile anlatırdı. Söyledikleri baskının ötesinde katliam boyutunda şeylerdi. Kadın, erkek, çocuk demeden öldürülen Ezidilerin başlarının kesilip, Diyarbakır’daki anayol boyunca yol kenarına dizildiğini görmüşlüğü var.

BİSMİLÊ: EZİDİLERDE GÜVEN DUYGUSU KALMADI

Ezidi felsefesi son derece hümanist ve insancıl bir bakış açısına sahip. Oysa yaşanan olaylara baktığımızda daha çok en yakınınızdakilerden darbe yediğinizi görüyoruz. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

Zamanla içe dönük kapalı bir toplum haline gelmemizin sebebi de bu. Bu katliamlardan sonra kimseye güvenimiz kalmadı. Çünkü tarihsel tecrübelerden dolayı artık kimliğimizi saklıyorduk. Komşularımız dışında bizim Ezidi olduğumuzu kimse anlayamazdı. Ama bu bile katliama engel olmadı çünkü komşularımız bizi deyim yerindeyse ‘sattı’. Yaşanan ihanetler yüzünden, bugün bile birçok Ezidi hâlâ dini kimliğini saklıyor. Ezidi olduklarını Müslümanlardan sakladıkları gibi sonradan zorla Müslümanlığa geçirildiğini bildikleri Ezidilere söylemekten bile çekiniyorlar. Güven duygusu bu derece yok olmuş durumda yani!

Babanıza Müslümanlığa geçmesi konusunda baskı yapılmış mı?

Elbette. Ben de çocukken şahit oldum. Çünkü Müslüman olanlar Ezidiliği günah, Ezidilerî de kâfir olarak kabul ediyordu. O yüzden “Gerçek dine gelin. Siz yanlış yoldasınız, doğru yola gelmelisiniz. Doğru olan din, Müslümanlıktır.” deniyordu. Bizim ‘Melek Tavus’ dediğimiz ve kutsal bildiğimiz meleğe ve inanıcımıza küfredip farklılığımızı her zaman bize karşı kullanıyorlardı.

Babanızın anlattığı olaylardan sizi etkileyen oldu mu?

Bizim büyüdüğümüz dönemde çoğunluk Müslüman olduğu için Ezidi çocuklardan büyüklere kadar baskıyı hissediyorduk. Hiçbir zaman huzurlu değildik, özgür hissetmiyorduk. Çocuk olmama rağmen yapılan baskının ben de farkındaydım. Ben kısa bir süre Türkiye’de yaşadım, dolayısıyla çocukluğumun en uzun bölümü Almanya’da geçti. Ezidiliği bir yana bırakalım, biz Kürt olduğumuzu bile Almanya’da öğrendik. Köyde, Kürt olduğumuza dair laf bile edilmezdi, hatta Kırmançi bile denilemezdi. Benim hatırladığım bazı olaylar da var tabii… Babamla bir cami inşaatında çalışmıştık. Tam para ödeyecekleri sırada, caminin açılışını yapmadan, bizden namaz kılmamızı istediler. Ezidi olarak cami yapımında çalıştığımız için bir nevi arınmamızı istediler. Ezidiliği arınılması gereken bir şey olarak görüyorlardı. Bize o anda yapılan ve benim de şahit olduğum bir hakaretti bu.

Nerede yaşadınız bu olayı?

Viranşehir’de, bir Müslüman köyünde oldu. Babam sıvacıydı. O köyün cami inşaatında çalışıyordu. Ben de küçüktüm ama ona yardım ediyordum.

Peki, böyle bir durumla karşılaşınca, “Neden ben Ezidiyim ya da neden bu dine mensubum?” diye kendinizi sorguladınız mı?

Sanıyorum 11-12 yaşlarındaydım. Tabii ki böyle durumları az da olsa anlıyordum. Almanya’da büyüdüğüm için daha özgürdüm. Köydeki çocuklara göre daha farklı ve çabuk anlayabiliyordum durumu.

Buna rağmen, başka inançlara ve dinlere saygı göstermeye devam ettiniz…

Evet, öyle. Biz hâlâ kendi içimizde, ailelerimizde, çocuklarımıza insanlara karşı toleranslı davranmamız gerektiğini söylüyoruz. Bizler hep böyleydik. Anne babalarımız da hiçbir zaman bize “Bu Müslüman’dır, kötüdür” demedi. O kadar baskıya, zulme rağmen yine de olumsuz düşüncelere kapılmadık. Her zaman karşımızdakinin de insan olduğu söylendi bize. Din ayrımı yapmadan, herkese aynı şekilde davranmamız gerektiği öğretildi.

HASRETLİK ZOR… 

Kendi topraklarında yaşamak istediklerini her platformda dile getiren Ezidiler, vazgeçmek zorunda kaldıkları topraklarının şu an nerede, hangi bölgede ve oranın üzerinde kimlerin yaşadığını dahi bilmiyor, çünkü ellerinde bir belgeleri bile yok. Hikmet, o belge olsa gider toprağımızda hak iddia etmez miyiz, çünkü o topraklarda yaşamak istiyoruz diyor. Kendi topraklarından göç etmek zorunda kaldıklarını ve gurbette daha özgür bir ortamda büyüdüğünü dile getiren sanatçı, gurbetin zorluğundan da bahsediyor. İnsanı hor görme ve ezme kültürünün günümüzde devam ettiğini de koruculuk sistemiyle bağdaştıran Hikmet, ağalık sisteminin de baskı ve zulüm yarattığını dile getiriyor.

Hikmet, 38 yıldır kendi topraklarına dönemeyen bir Ezidi, kendi topraklarına günün birinde dönmeyi kesinlikle istiyor. Şehir yaşamından pek haz etmeyen ve köyüne döndüğünde ilk işinin köy hayatıyla biraz uğraşmak olacağını söyleyen sanatçı, kimsenin adına konuşmak istemese de, şartlar oluşursa birçok Ezidi’nin kendi toprağına döneceğini söylüyor. Annesinin bunca yıl sonra dahi hala geri dönme hayalleri kuramadığını dile getiren Hikmet, geçmişte yaşanan acıların annesinin hayallerini sınırlasa da, hasretliğine etki edemeyip sürekli dilinde olduğunu da iletiyor… Toprak özlemini Hikmet’in ağzından dinledik.

Ailenizle beraber Almanya’ya göç ettiniz. Peki, Almanya’da Ezidi olmak nasıldı?

Ben çok küçüktüm o zamanlar ama anaokuluna gittiğimi hatırlıyorum ve bize gerçekten çok iyi bakıyorlardı okulda. O zamanlar yabancılara daha çok saygı gösteriliyordu Avrupa’da. Şimdiyle karşılaştırılamaz bile. Dolayısıyla çok özgürdük ve herhangi bir sorun yaşamadık. Rahatça kendi düzenimizi kurduk.

Babanız Avrupa’ya gitmeye nasıl karar vermiş?

Babam 1977’de Avrupa’ya göç etti, biz de sonradan yanına gittik. Bir süre sonra bir aile sorunu yüzünden; dedem ve babaannem vefat ettiği için köye geri dönmek mecburiyetinde kaldık.

Almanya’ya geldikten sonra neler yaptınız, biraz bahsedebilir misiniz?

Türkiye’den geldikten sonra Almanya’da ilkokula devam ettim. Okula gitmenin yanı sıra kültürel faaliyetlere de katılıyordum. Halk oyunları oynuyordum ve tabii müziğe devam ediyordum.

Toprak konusuna değinecek olursak. Şu an Bismil’deki topraklarınız başkalarının elinde mi?

Evet. Dedemin Bismil’deki mülklerini, topraklarını elinden almışlar. O zamanlar ağalık sistemi vardı. Bildiğiniz köle-sahip ilişkisi gibi yani… Günümüzdeki patron-işçi ilişkisi gibi görünse de öyle değildi; daha ağırdı! Ağa, gün gelip işçi gibi olmaktan, parasız kalmaktan her zaman korkar. Çünkü bütün gücü parasından gelir. Bu yüzden kölesi bellediği kişileri korkutur. Saldığı korkuyla da onların lideri olur. Bunların çoğu devlete bağlı ağalardı ve devlet gücünü arkalarına alıp herkese istediklerini yaptırabiliyorlardı.

Peki, bir gün kendi topraklarınıza dönmeyi düşünüyor musunuz?

Kesinlikle. Aşağı yukarı ailemizin çoğu Almanya’da. Burada doğmuş olan kardeşlerim adına konuşamam ama bana sorarsanız ben geri dönmeyi isterim. Sanıyorum annem ve babam da isterler. Öyle bir imkânımız olsa, herkes için demokratik bir ortamda yaşama şansı olduğuna emin olsam ve burada olduğu kadar özgür hissedeceğimi bilsem, tabii ki kendi topraklarıma dönmek isterim. Bence birçok Ezidi de ister.

Peki, ortam düzelse bile yine de korku duymaz mısınız? Yaşadığınız olayların etkisinden tamamen sıyrılabileceğinizi düşünüyor musunuz? Tekrar bir baskı uygulanabileceğine dair çekinceniz olur mu?

Olabilir tabii. İnsan yaşadığı kötü şeyleri çoğunlukla unutmaz. Her zaman bir risk vardır. Ama dediğim gibi gerçekten demokratik bir ortam oluşturulsa, özgürce yaşanabilse, bence insanlar o korkuyu yenebilir. İnsanoğlu yaşadığı kötü şeyleri unutmasa bile iyi durumlara da çabuk alışıyor. Pek çok travma yaşamış olsak bile, gerçek bir demokraside bu sorunların üstesinden kolaylıkla gelinebileceğini düşünüyorum.

Türkiye’ye gelip yerleştiğinizi varsayalım. İlk olarak ne yapmak isterdiniz?

Ben şehir yaşamından gerçekten bıkmış biriyim. Köy hayatı ve doğayı çok seviyorum. Şehir yaşamını sevmediğim için ilk yapmak isteyeceğim şey, en azından birkaç gün o köy hayatını yaşamak olurdu herhalde…

Kaç yıldır Türkiye’ye gelmediniz?

Tam 38 yıldır gelmedim Türkiye’ye.

Bu sizin için zor oldu mu?

Zor oldu tabii ama kötüden sonra iyiye alışabiliyorsunuz. O durumda yaşamaktansa burada olmak çok daha iyi. Sonuçta Avrupa’da farklı kültürler ve yaşam tarzına sahip çok insan var. Her şeye rağmen insan kendini özgür hissediyor; onun için daha rahat ediyorsunuz. Ne kadar memleket özlemi çeksek de rahat olduğumuz için mutlu oluyoruz. Sorunsuz, baskısız yaşıyoruz. Dilimizle, dinimizle, her şeyimizle özgürüz. Kısacası hasret olsak bile buradaki yaşam şu an daha iyi.

En çok neyi özlediniz?

En çok kendim gibi olmayı özledim. Sonuçta nerede yaşıyorsan, kendini o çevreye göre ayarlıyorsun. Ama kendi memleketinde kendin gibi olabiliyorsun.

Peki, anneniz eskiye dair neler anlatıyor ya da memleketi için hayalleri neler?

Tabii annem de aynı şeyleri düşünüyor. Farklı bir ortam olsa o da köyümüzde yaşamak istediğini söylüyor. Ama bunu hayal etmek bunca yıl sonra bile hâlâ güç. O yüzden annemin de bu konuda hayallerini sınırladığını tahmin ediyorum. Yine de köy ve memleket hasreti çektiğini sürekli dile getirir.

“HAYALLERİMİZ BİLE SINIRLI”

Hayaller sınırsızdır. Oysa siz yaşadıklarınızdan dolayı hayallerinizi bile sınırladığınızı söylüyorsunuz. Bu acı verici, öyle değil mi?

Evet, maalesef çok acı ama gerçekten hayallerimiz bile sınırlı. Gerçekleşmesini imkânsız gördüğümüz için hayallerimizi sınırlıyoruz. Ben, Ezidi olmasak bile yaşamın zor olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla biz Ezidiler çok daha fazla zorlanıyoruz. Düşünün Müslüman olması bile bir Kürt’ün zorluklar yaşamasına engel olamıyor. Müslüman Kürt için ‘zor’ olan, bir Ezidi için imkânsız haline geliyor. Özellikle dini söylemlerin daha üst seviyelere çıkarıldığı şu son dönemlerde… Hem ırkçılığın hem dinciliğin yükseldiği bir dönemdeyiz. Memleket ve özgürlük hayalleri kurmak daha da zorlaşıyor.

“MÜZİK BAZI ŞEYLERİ UNUTMANIZA YARDIMCI OLUR”

38 yıl vatan özlemi, sürgünler, özlemler ile yoğrulmuş bir yaşam… Özlemlerini, acılarını müzikle hafifleten bir Ezidi sanatçı. Ötekinin de ötekisi bir topluluğun acılı yazgısının çocukluktan itibaren üzerine yapışmış olduğunu derinden hissederek büyümüş. Yaşam ve koşullar onu ve ailesini bir tür dilsizlik olan sürgüne, gurbete mahkûm etmiş. Ama Hikmet bu mahkûmiyeti ve dilsizliği reddetmiş. Bütün yaşadıklarından ve geçmişin acılarından incelikli bir sanatçı ruhu büyütmüş içinde. Doğduğu coğrafyanın acıları, keder ve sevinçleri yolunu müziğe çıkarmış.

Hikmet, müziğin bir tür arınma ve kendini gerçekleştirme yolu olduğuna inanıyor. Bu yüzden müzik serüveninde hem hayatından hem de ülkesinin gerçeklerinden, sürgünlükten, gurbetin dilsizliğinden, uzaklarda büyütülen umutlardan izler görmek mümkün. Hem hayat hikâyesi hem de müziği üzerine söz alırken gösterdiği tevazu ve geleceğe dair beslediği umutlar sanatçı ruhunu besleyen değerleri de anlamamızı kolaylaştırıyor. Hikmet, bütün sahici sanatçılar gibi kalbinin yolundan giden bir sanatçı.

Siz üç kardeş müzikle ilgileniyorsunuz, diğer kardeşleriniz ne iş yapıyor?

Ağabeyim müzik dışında bir iş yapıyor. İlk yıllarda o da ilgiliydi, hatta ben onunla birlikte müziğe başladım. Kız kardeşim, ağabeyim ve ben birlikte, aile içinde, okulda ve komşular arasında müzik yapıyorduk. Kız kardeşim önceleri müzikle ilgiliydi, daha sonra çocukları olunca uzaklaştı. Farklı bir alanda çalışmaya başladı ama albümümüzde yer aldı. Diğer kız kardeşimle birlikte, o da albüm için söyledi.

Müzik eğitimi aldınız mı?

Müzik eğitimi almadım. Babamdan çok etkilendiğim için mevcut yeteneğimle, isteğimle ve müziğe olan sevgimle, müziği kendi kendime öğrendim diyebilirim.

Siz neden müziği seçtiniz?

Okulda utangaç bir çocuktum. Sanatçı olma gibi bir hayalim de yoktu ama müzikle çok ilgiliydim; dinlemeyi de çok seviyordum. Biliyorsunuz müzik insanı başka dünyalara götürür, bazı şeyleri unutmanıza yardımcı olur. Sanıyorum bu nedenle çocukken müziğe yakınlaştım, çok sevdim. Gençlik dönemimde de kültürel faaliyetlere katılmaya başladım. Sadece müzik değil halk oyunları ve tiyatroyla da ilgilendim.

Çok müzik dinliyordum dediniz, kimleri dinlerdiniz çocukluğunuzda?

İlk başta babam diyebilirim. Babamın söylediği dengbêj kılamlarını dinlerdim. Çünkü babam denbêjdir, yani klasik Kürt müziği yapardı. Daha çok uzun hava okurdu, aslında ailemizdeki ilk gerçek sanatçı babaannemdir. Babam da annesinden çok etkilenmiş ve yeteneğini ondan almış. Şu an bizim seslendirdiğimiz eserler babaannemin okuduklarıdır. Babamın dediği gibi en güzel Kürtçe şarkıları babaannem bilir ve söylerdi.

Babaanneniz aile içinde mi söylüyordu?

Evet, aile içinde kendi çocuklarına ve komşular arasında söylermiş.

Babanızın ve diğer aile bireylerinizin müzikle uğraştığı dönemleri hatırlıyor musunuz?

Babam dengbêjliğe ilkokul çağlarında, yani çocukken başlamış. Dengbêjlik aile ortamında ya da misafir ağırlamak için sofralar kurularak ve hep birlikte çalıp söylenerek yapılan bir gelenektir. Bizim bu geleneğimiz sonrasında Almanya’da da devam etti. Ben küçükken, misafir geldiğinde hep babamı dinlerdim. Babamın dayısı da müzikle ilgilenirdi, onu da çok dinlemişimdir.

Notalarda annelerin üzüntüsü ve gençlerin sorunları dile getiriliyor…

Gençlerin asimile olduğunu çocuk yaşlarda fark eden ve bundan rahatsızlık duyan Koma Bıra Hikmet, müziğin bir iletişim kaynağı olduğunu ve Kürt gençlerinin bunu fark etmesi için çaba sarf ettiğini söylüyor. Kendi kültürünü tanıtmak ve devam ettirebilmek için müziğe yönelen sanatçı, kendi kültürünü evde yaşayabildiğini ancak başka bir ülkede de aynı kültürü yaşatmak için çalışmalar yaptığını iletti.

Oluşturdukları müzik grubu hakkında da konuşan Hikmet, profesyonel anlamda karar vererek bir müzisyen grubu oluşturmayı düşünmediklerini ve bulundukları çevre ya da şartların onları bir grup olmaya ittiğini söylüyor. Sürekli daha iyiyi nasıl üretebiliriz diye düşünen ve gerçekten bunun için çabalayan grup üyeleri, toplumsal olaylara söz söyleyebilme özelliklerinden de vazgeçmiyor. İşin ticari kısmını ikinci planda tuttuklarını ve popüler işler yapmaya çalışmadıklarını söyleyen Hikmet, annelerin üzüntüsünü, gençlerin sorunlarını dile getirmek için müziği kullandıklarını dile getirdi…

Günümüz dengbêjleri yok olmanın eşiğinde. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evet, doğru, kesinlikle haklısınız. Her ne kadar devam ediyor gibi görünse de eskisi gibi değil. Hakkıyla yapılan bir dengbêjlik söz konusu değil artık. Bunun da sebebi modern müziğin gençler tarafından daha çok sevilmesi. Ne yazık ki dengbêjliği eski bir kültür olarak görüyorlar. Dengbêjliği seven, değer veren kişiler olsa da bunu devam ettiren, gerçekten iyi dengbêj olanların sayısı çok az.

Müzik yaşamınızın gelişimi nasıl oldu?

Türkiye’de olduğum 1980’li yıllar, Kürt kimliğinin saklanması gereken yıllardı. İşte o dönemlerde bir nevi kimlik arayışındaydım. Kendi kültürümü, tarihimi merak ediyordum. Türkiye’de de Almanya’da da sürekli bir araştırma içerisindeydim. Çevremdekilere, aileme sorarak kendi kültürümüzü, kimliğimizi öğrenmeye çalıştım. Sonuç olarak bu durum beni müziğe yönlendirdi. Çünkü müzik bir iletişim kaynağıdır. Hem Kürt toplumunda hem Ezidiler arasında özel bir yeri vardır müziğin. Bu yüzden müziğe olan ilgim günden güne arttı. Çocuk olmama rağmen gençlerin asimile olduklarını fark etmiştim. Bu asimilasyon hâlâ devam ediyor. Bilhassa müzik konusunda; gençler Avrupa’ya daha çok ilgi duyuyorlar. Bu yüzden ben Kürt gençlerinin kendi müziğini ve dolayısıyla kültürünü tanımasını istedim. Bu manada çaba sarf etmek, imkânlarımı kullanmak istedim. Kısacası müzik çalışmalarımı bu düşünceler şekillendirdi.

O halde kendi kimliğinizi bulmak için müziğe yöneldiniz, diyebilir miyiz?

Kendi kültürüme katkıda bulunmak istedim. Kültürümüzü tanıtmak ve devam ettirmek için bir şeyler yapmam gerektiğini düşündüm. Ben kültürümü kendi evimde yaşıyorum ama başka bir ülkede de yaşatmak için çalışmalar yapıyorum. Sonuç olarak müzik bunun için kullanılabilecek güçlü bir kaynak. Ama tek başına yeterli değil, dili de korumak lazım. Kendi adıma Kürtçeyi de koruduğuma inanıyorum.

Koma Bıra’ya gelirsek; grubun temelleri nasıl oluştu? Bu grubu kurmaya nasıl karar verdiniz?

Biz zaten ağabeyim ve kız kardeşimle birlikte uzun süredir müzik yapıyorduk. Türkiye’de aile içinde müzik yapmaya başladık ve Avrupa’ya geldikten sonra da devam ettik. Kendi aramızda müzik yaparken, ilk başlarda grup olma düşüncemiz yoktu, aslına bakarsanız, o zamanlar bunu yapmak için imkânlarımız da yoktu. Müzik yapmak istesek nerede sahne alacaktık? Avrupa’da konserler ve özel geceler düzenleniyordu ancak o dönemlerde onlara katılma şansımız yoktu. Avrupa’ya geldikten sonra çok fazla kültürel faaliyete katılmaya başlamıştım. Halk oyunları, tiyatro derken bir çevre edindim. Grup olma kararı almadık, içinde bulunduğumuz çevre ya da toplum bizi grup olmaya yönlendirdi. Bütün bunlar çevremiz sayesinde oldu.

Yani grubunuzu kendiliğinden oluştuğunu söyleyebilir miyiz?

Dinleyicilerimiz arttıkça grup kurma fikri ortaya çıktı. Yoksa biz kendimiz karar verip, “Grup olarak müzik piyasasına çıkacağız” demedik. Dinleyicilerimiz bizi destekledi, grup olarak sevildik. Bunun üzerine birlikte müzik yapmaya devam ettik.

Şu anda grup üyeleriniz kimlerden oluşuyor?

Bir kardeşim keyboard, diğeri ise saz ve bağlama çalıyordu. Zamanla kendilerini oldukça geliştirdiler. Ben bağlama çalıyordum ama özel bir eğitim almadım. Hâlâ bağlama çalmaya, kendimi geliştirmeye devam ediyorum. Grup üyeleri ise Mikail, Nurset ve benden oluşuyor. Kız kardeşlerim, albümlerde desteklerini sunuyorlar.

Kardeşlerden oluşan bir grupsunuz, kendi aranızda anlaşamadığınız zamanlar oluyor mu?

Tartışmaya girdiğimiz pek olmaz, daha çok yaptığımız işi geliştirmeye çalışıyoruz. Hiç bir zaman “Bu böyle iyidir, hep bu şekilde kalsın” demeyiz. Her zaman seviyemizi daha da yükseltmek için çaba sarf ediyoruz. Nasıl daha da iyisini yapabiliriz diye, demokratik bir ortamda fikir alışverişinde bulunuyoruz.

Albümde yer alan parçaların çoğu grup üyelerine ait. Bu çalışmalarda kimin daha fazla bestesi var?

Genelde babamın besteleri oluyor. Ayrıca Kürtlerin ‘Evin’ dedikleri aşk ya da hasret konulu müzikleri kendimiz de besteliyoruz.  Daha çok toplumsal içerikli besteler yer veriyoruz. Dolayısıyla genelde babam yazıyor. Bizim yazdıklarımızın sayısı daha az.

Bu durum son albümünüzde daha belirgin. Toplumu yansıtan stranlar seçmişsiniz mesela Amed için ayrı bir parça yapmışsınız. Ticari kaygıyı pek önemsemediğinizi düşündürüyor bu durum. Siz ne dersiniz bu konuda?

Doğru, gerçekten tespit ettiğiniz gibi. Bizim bu albümden öncelikli olarak maddi bir beklentimiz yok. Her şeyden önce sanat yapıyoruz. Tabii ki çok masraflı ancak biz yine de içeriğine önem vermeyi tercih ettik. Bizim önceliğimiz popüler eserler üretmek ya da daha güzel klipler çekmek değil; toplumun ortak sorunlarını yansıtmak ve acıları paylaşmak istiyoruz. Biz; albümlerimizle yaşanan olaylara dikkat çekmek, annelerin üzüntüsüne ortak olmak, gençlerin sorunlarını dile getirmek istiyoruz.

Acıları anlayıp hissetmeden dile getirmek neredeyse imkansız. Ortaya çıkan her eserde anlatılanları yaşıyor sanatçı…

Hayatını kaybeden bir üniversite öğrencisini de unutmayan ve albümlerine taşıyan grup üyeleri, “Aydine Me” parçasında zulüm gören bir gencin toplum için kendini feda edişinin hikayesini anlatıyor. Ölen gencin ailesiyle görüşemeyen ancak bu durumun gerçekleşmesini çok isteyen Hikmet, gencin annesine en azından “oğlunu biz de unutmadık” diyebilmek istemiş ancak kısmet olmamış. Bu konuda da biz devreye girdik…

Ezidiler katliamlarla yoğurulmuş bir halk. Şengal Katliamı da bunun en büyük örneklerinden. Katliam hakkında da fikirlerini dile getiren Hikmet, çocukluğunda katliam hikâyeleri duyup yaşadığını, ancak günümüz gençlerinin hikâyelere aldırış etmediğini belirtiyor. Yaşanan bu katliamdaysa farkındalığın yaratıldığını, gençlerin geçmişteki acıların gerçek olduğunu anladığını dile getiren sanatçı, bunun üzerine albümünde bir eser de seslendirdi. Eseri seslendirirken yaşadıklarını da dile getiren Hikmet, zorlandığını ve eserin içindeki her duyguyu, her acıyı kendisi yaşamışcasına hissettiğini söyledi.

Albümde okuduğunuz ezgler arasında sizi en çok etkileyeni hangisiydi?

Bu albümde beni en çok etkileyen “Aydiné Me” adlı parçadır.

Beste babanıza aitti değil mi? Bu durum okurken duygularınızı nasıl etkiledi?

Doğru, bestesi babama ait. Ayrıca ben de o parçanın düzenlemelerini yaptım. Bazı sözleri değiştirdim, eklemeler yaptım. Bu şekilde benimle eser arasında farklı hatta özel bir bağ oluştu.

Neler hissettiniz okurken?

Ben besteden çok etkilenmiştim. Eserde, bütün insanlar için yüreğinde sevgi besleyen ve sadece düşüncesinden dolayı zulüm gören bir gencin toplum için kendini feda edişi anlatılıyor. Böyle bir durum tabii ki herkesi etkiler, beni de çok etkilemişti. Eğer etkilenmemiş olsaydım, kendimi sorgulamam, duygularımdan, hislerimden şüphe etmem gerekirdi. Ben bu parçayı okurken duygusal olarak çok zorlandım ama diğer taraftan böyle bir genç için yazılmış bir besteyi okuyor olmaktan dolayı da gurur duydum.

Albüm çıktıktan sonra Aydın Erdem’ın ailesiyle görüşme imkânınız oldu mu?

Ben çok istedim aslında ama maalesef görüşemedik. Özellikle annesinin dinlemiş olmasını çok isterdim. Şarkının son dörtlüğünde “Anne, bu beste senin için yapıldı. Bu parçayla onu anmış oluyoruz” gibi sözler yer alıyordu. Ve tabii ki annesinin dinledikten sonraki düşüncelerini de bilmek isterdim.

Sizin için albümünüzü ailesine iletebiliriz, isterseniz.

İnanın çok sevinirim. Annesine çok acı verebilir belki ama en azından hiç tanımamış olsak bile, böyle bir olay yüzünden hayatını kaybeden oğlunu, bizim de unutmadığımızı ve onun için gerçekten üzüldüğümüzü bilmesini isterim.

Peki, Hewara Şengal’ın hikâyesini bizimle paylaşır mısınız?

Hewara Şengal, katliamın yaşandığı sırada çıkmıştı. Katliamdan birkaç gün sonraydı sanırım.

Şengal Katliamı’nı izlerken neler hissetiniz? Hiçbir şey yapamadan izlemek çok zor olmalı.

Böyle bir katliama şahit olmak hem Ezidiler için hem de insani duygularını kaybetmemiş olan her insan için zor olmuştur diye tahmin ediyorum. Ama ben çocukluğumda buna benzer şeyler duyup yaşamış biri olduğum için biraz daha farklı duygular hissettim. Bunlar bizim büyüklerimizin yıllardır bahsettiği şeylerdi. Birçok genç, o zamanlar ciddiye bile almamıştı. Ama şimdi bunun gerçekleştiğini gözleriyle gördüler, yaşadıkları şokun ardından, anlatılanların gerçek olduğunu acı bir şekilde anladılar. Ben de o acıyı yaşayanlardan biriyim. Bu eser de tüm geçmişten gelen kötü olayların etkisiyle ortaya çıktı. Ben bu parçayı izlerken yapmadım ama bu, geçmişin izlerini taşıyan bir parça oldu. Bu parçayı yalnız okumak istedim, öyle de oldu.

Okurken zorlandınız mı?

Elbette zorlandım. Bir sanatçı eser içerisindeki bir duyguyu, acıyı dile getirirken aynen kendisi de hisseder. Ben de okurken, bu parçadaki duyguların hepsini yaşadım.

PİRHA/İSTANBUL

pirha ©2019