‘Dini öğretilerde korku unsuru var; dini eğitime gelişimsel olarak hayır demeliyiz-VİDEO

PİRHA-Erken yaşta verilen eğitimin hayatın geri kalanını belirlediğini belirten Doç. Dr. Mine Göl Güven, 20. Milli Eğitim Şûrası’nda 4-6 yaş grubu çocuklar için alınan din eğitimi kararını değerlendirdi. Güven, “Dini eğitime gelişimsel olarak hemen hayır dememiz gerekiyor. Dini öğelerin işin içine giriyor olması; kaygı, korku, soyut kavramlar ile baş edememe, somut çerçeve içinde değerlendirememe söz konusu olabilir” diye konuştu.

Boğaziçi Üniversitesi Temel Eğitim Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mine Göl Güven, erken yaştaki eğitimin önemi ile bu yaştaki çocuklara verilmesi kararlaştırılan din eğitiminin yaratacağı sorunlara ilişkin PİRHA‘ya değerlendirmelerde bulundu.

Güven, erken yaşta verilecek nitelikli eğitimin sonraki yaşantının kalitesini belirlediğini ifade ederken; 20. Milli Eğitim Şûrası’nda 4-6 yaş grubundaki çocuklar için alınan ‘din eğitimi’ kararı ile ilgili olarak, “Dini eğitime gelişimsel olarak hemen hayır dememiz gerekiyor. Dini öğelerin işin içine giriyor olması; kaygı, korku, soyut kavramlar ile baş edememe, somut çerçeve içinde değerlendirememe söz konusu olabilir. Çocukları yetkin bireyler olarak yetiştirmeliyiz. Erken yaşlarda çocukları, “cennet, cehennem, ölüm vs.” gibi kavramlar ile çok tanıtmamak gerekiyor” dedi.

Boğaziçi Üniversitesi Temel Eğitim Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mine Göl Güven, konuya ilişkin sorularımızı yanıtladı.

PİRHA: Erken yaştaki eğitimin önemi nedir?

MİNE GÖL GÜVEN: Erken yaşlar dediğimiz zaman 0-8 yaş olarak görüyoruz. Ana karnında başlıyor diyebiliriz. 0-3 yaş bizim için çok elzem. Çünkü gelişimin en hızlı ilerlediği dönem olarak görüyoruz bunu. Bütünsel bakış açısıyla da baktığımız zaman çocuğun zengin ortamda, yetkin insanlarla olduğu zaman gelişiminin desteklendiği, tam tersi durumda da zengin yaşlar dediğimiz, fırsat pencerelerinin tamamen açık olduğu bir zaman derecesinden bahsediyoruz. Buradaki niteliksel verim bizim sonraki yaşantımızın kalitesini belirliyor. O nedenle çok önemli yıllar. Bu yılları hem aile hem bulunduğumuz toplum, Türkiye çerçevesinde düşündüğümüzde çok iyi değerlendirmemiz gerekiyor. İnsan kaynağından da bahsediyoruz burada. Bireylerin esenliği, toplumun refahı, erken yaşlarda yaptığımız tüm yatırımlar bize çok verimli şekilde geri dönüyor. Toplum olarak buna yeterince yatırım yapıyor muyuz? Bunu sorgulamamız gerekiyor.

-Birçok alanda olduğu gibi eğitim alanında da eşitsizlikler karşımıza çıkıyor. Eğitimin kalitesi başlı başına tartışmalı bir konu iken, bu eğitime her çocuğun erişemediğini, erişse dahi anadil gibi bir sorun nedeniyle zorluklar yaşadığını görüyoruz. Ayrıca eğitimin paralı olması gibi bir durum da var. Bu eşitsizliklere dair neler söylersiniz?

Eşitsizliklerimizin boyutuna baktığımızda git gide açılan bir makas var. Kız ve oğlan çocuklarının eğitimden eşit faydalanma noktasında hala dengelerde sarsılmalar var. Bölgesel eşitsizlikler hala devam etmekte. Bunu yalnızca doğu ve batı olarak görmemek gerekiyor. İstanbul gibi bir şehirde merkezi bölgelerde alınan eğitimle daha küçük ve göç alan bölgelerdeki eğitim arasında büyük dengesizlikler mevcut. Paralı olan eğitimin daha kaliteli olması, devlet tarafından verilen eğitimin seviyesi ile ilgili tüm ailelerde soru işaretlerinin olmasıyla beraber ayrışma nitelik anlamında da bir ayrışmaya dönüştü.

Azınlık grupları, etnik, inanç temelli olabilir. Benzer dezavantajları olabilir. Mülteciler içinde benzer şeyler söyleyebiliriz. Toplumun daha kırılgan kesimleri diyebileceğimiz gruplara baktığımız zaman eğitimin niteliği açısından da dezavantajlı olduğunu görmek çocuklar için kat kat negatif etki yaratıyor.

Mevcut ekonomik koşulları göz önüne aldığımızda ülkenin en öncelikli gündemi okullarda çocuklara ücretsiz ve kaliteli beslenmenin sağlanmasıdır. Çocuğun bütünsel gelişimini düşündüğümüz zaman beslenmesi, fiziksel hareketi, ruhsal sağlığı, bilişsel becerilerinin gelişiminin bir arada olması gerekiyor. Bu hizmeti toplumun tüm kesimine sağlamamız şart.

20. Milli Eğitim Şûrası’nda 4-6 yaş grubu çocuklar için alınan din eğitimi kararını nasıl görüyorsunuz? 

Uluslararası platformlarda bu iş ailelere teslim ediliyor. Çünkü inancı ailenin değeri olarak görüyorlar. Ailenin çocuk yetiştirme özgürlüğü olarak görüyorlar. Bu noktada gelişmiş ülkelerde şöyle bir şey de var. Ailelerin bu konuda nasıl yönlendirilebileceği, eğitilebileceği, çocuk gelişimine uygun nasıl sunulabileceği yönünde adımlar atılıyor. Dini öğretilere baktığımız zaman korku unsurunu görüyoruz. İnanç olduğu için teslimiyet olduğunu görüyoruz. Çocukların düşünme yapılarında, soyut anlamda “ölüm, cennet, cehennem, Allah kavramı vs.” bunlar çocukların sorduğu, bizim de “Acaba nasıl cevap versek?” şeklinde düşündüğümüz şeylerdir. Gelişmiş toplumlar bunu da tamamen aileye bırakmıyor. Nasıl olması gerektiğiyle ilgili olarak orada destek oluyor. Biz de aynı şekilde yapabiliriz.

“ÇOCUK NESNE DEĞİL ÖZNEDİR”

Çocuğun sahibi yalnızca ailesi değildir. Çocuk da kendisinin sahibidir. Çocuk bir öznedir. Hiçbir zaman nesneleştirilmemesi gerekiyor. Ailenin, “Ben çocuğumu nasıl istersem öyle yetiştiririm” söyleminde çok büyük problem görüyorum. İki gün önce üzücü bir haber aldık. (Enes Kara) Gençlerin, çocukların zoraki bir din eğitimi ya da öyle bir ortamda olduklarında kendilerinin ne kadar sıkışmış, çaresiz, kendileri gibi olmama endişesi taşıdıklarını görüyoruz. Ailelerin, toplumun baskıcı tutumlarının çocuklar üzerinde negatif etkilerinin olduğunu görüyoruz. Özgür iradeden bahsediyoruz. Aile her ne kadar bir takım değerlere sahip olsa da, kendi bakış açısına göre yetiştirmek istese de; çocukların kendi iradesini sergileyecek bir noktaya gelmesi teşvik edilmelidir. Özgür alanı çocuklara tanımamız gerekiyor.

“GELİŞİMSEL BAKIŞ AÇISI OLARAK DİNİ EĞİTİME HEMEN ‘HAYIR’ DEMELİYİZ”

Dini eğitime gelişimsel olarak hemen hayır dememiz gerekiyor. Dini öğelerin işin içine giriyor olması; kaygı, korku, soyut kavramlar ile baş edememe, somut çerçeve içinde değerlendirememe söz konusu olabilir. Çocukları yetkin bireyler olarak yetiştirmeliyiz. Erken yaşlarda çocukları, “cennet, cehennem, ölüm” gibi kavramlar ile çok tanıtmamak gerekiyor. Kuran kurslarında Arap harfleriyle eğitim verildiğini, surelerin ezberletildiğini görüyoruz. Okuma yazmayı çocukların kendi dillerinde öğrenmesi gerekiyor. Çocuklara Arap alfabesini sunmak, hem bilişsel olarak onların algılayabileceği bir durum olmayacak hem de onları çok zorlayacak.

“ÇOK KÜLTÜRLÜ, ÇOĞULCU BİR TOPLUM HAYAL ETMELİYİZ”

Çok kültürlü, çoğulcu bir toplum hayal etmeliyiz. Kapsayıcı olmalı. Tüm inançlara eşit mesafede bir devlet yapısının olması gerektiğini düşünüyorum. İnsanlar özgürce kendilerini ifade etsinler. İnanç özgürlüğü dediğimiz zaman inananı, inanmayanı, farklı inanca sahip olan tüm bireylerin özgürlüğünden bahsediyoruz. Erken yaşta özellikle bir grubun öğretilerine maruz bırakırsak, toplumsal getirileri çok sevimli olmayacaktır.

Farklı bakış açılarından değerlendirdiğimiz zaman böyle bir maddenin zararlı olduğunu, uygulamaya geçmesi halinde de tahribat yaratacağını düşünüyorum.”

Barış KOP / İSTANBUL

buy azithromycin online