CANLI YAYIN
Ana Sayfa GÜNDEM - MANŞETLER, TÜM HABERLER 29 Kasım 2018 438 Görüntüleme

’Ezidi olduğumuz için yemeğimizi yemezlerdi; selamımız bile günahtı’

’Ezidi olduğumuz için yemeğimizi yemezlerdi; selamımız bile günahtı’
Tarih: 29 Kasım 2018 - 13:30

PİRHA- “Ezidi olduğumuz için Sünni komşularımız yemeğimizi yemezdi. Kurbanlarımızı Müslüman komşularımıza kestirirdik ki yesinler diye. Ancak o zaman kurban dağıtabiliyorduk onlara. Verdiğimiz selam bile günahtı.” Bu sözler Diyarbakır Bismil’in Yasince köyünden Avrupa’ya ailesiyle birlikte göç etmek zorunda kalan İsmet Çoban’a ait. Çoban Ezidi olarak yaşadıkları baskıları PİRHA’ya anlattı. 

Ezidiler, kendi topraklarında huzur bulamayan ve anlamsız bir şekilde sürekli dini baskı gören barışçıl bir toplum.

Kendi topraklarında dahi huzurla oturmalarına izin verilmeyen, komşularının ellerinden yemek dahi yemediği, farklı bir kimlikte olduklarını düşündüklerinden kız alıp verme ihtimalinin ortadan kaldırıldığı bir kimlik Ezidilik. Okulda, evde, işte sürekli baskıya maruz kalan bir kimlik hem de.

İsmet Çoban da ailesiyle birlikte bu baskılardan nasibini almış. Mesela kendi topraklarını terk etmek zorunda bırakılmışlar. Her ne kadar direnseler ve köyde kalan son üç-dört aileden biri de olsa İsmet Çoban ve ailesi, mecburen göçe zorlanmış ve topraklarından bir nevi sürülmüşler. Ucunun ölüme kadar gittiği kavgalar yaşayan Ezidiler, kendi vatanlarını istemeye istemeye terk etmiş. Uzlaşmanın ve barışın simgesi olmayı kendilerine idol edinmiş Ezidiler, komşularıyla birlikte güzel yaşayabilmek için kurbanlarını dahi komşularına kestirmiş. Ancak buna rağmen kendi memleketlerinde, kendi topraklarında baskı ve zulümden kurtulamamış.

İşte İsmet Çoban‘ın yaşadıklarına dair PİRHA‘nın sorularına verdiği yanıtlar:

Bize biraz ailenizden bahseder misiniz?

Benim baba tarafından dedem Diyarbakır Bismillidir. Babam Bismil’de doğmuş. Annem ve babam Bismil’in Yasince köyünden. Ailem bir süre Bismil’de yaşadıktan sonra, Almanya’ya göç etmiş.

80’lerde Ezidiler üzerinde uygulanan baskılardan dolayı mı Almanya yolunu tuttunuz?

Evet, söylediğiniz gibi, bizim Almanya’ya gelmemiz Ezidiler olarak çevremizden gördüğümüz baskıdan kaynaklıydı. Bizim köy komple boşaldı yani.

Peki, ne tür baskılar gördünüz, kimlerden baskı gördünüz? O süreci senden dinlemek isterim, biraz anlatır mısın? O dönem çocuktun sonuçta, ama sen de etkilendin herhalde?

Köyde en son kalan üç-dört aile vardı, biri de bizdik. En sona da biz kalmıştık zaten. Köyde çoğunluk Müslüman olduğu için, ister istemez din baskısı vardı, çoğunluk baskısı vardı daha doğrusu. Yani ne bileyim, istediğin şeyi söyleyemiyordun, yapamıyordun. Birisi karşı geldiği zaman kendini savunamıyordun. Sonuçta çoğunluk olan bir gruba karşı tek başına kendini savunamazsın. Azınlıkta kalacağın, tek kalacağın belliydi baştan. Mesele oydu. Yani öyle direkt bir baskı görmek değil; ama genel anlamda kendimizi dışlanmış hissediyorduk, öyle görüyorduk.

Bu baskıların sebebi Ezidi kimliğine sahip olmanızdan dolayıydı değil mi?

Evet, aynen öyle. Dini baskı yaşıyorduk.

Peki, bulunduğunuz köy Sünni köyü müydü, yoksa Ezidi köyü müydü?

Eski dönemlerde Ezidi köyüydü. Daha sonra Sünnileşti.

Neden köyünüz Sünnileşti?

Bunun bir çok nedeni var. En büyük nedenlerin başında çevre köyler tamamen Sünni köylerden oluşuyordu. Üzerimizdeki dini baskılar her gecen gün daha da artıyordu. Bardağı taşıran son olay ise bizim bir akrabamız öldü. Ondan sonra zaten baskılar başladı. Tabii ki mecbur kaldılar. Çünkü anlatıyorlar, o zaman başlarında kimse kalmayınca çevre köylerde de yavaş yavaş topraklarımızı zorla, baskılarla almışlar, her sene biraz biraz alıyorlarmış topraklarımızı. Onlar da topraklarını satıp gittiler. Böyle olunca da millet yavaş yavaş kaçmaya başladı köyden, kaçıp gitti çoğu; bazıları Batman tarafına gitti, bazıları Urfa tarafına falan gitti.

Yani bir akrabanız öldürüldükten sonra tamamen bir dağılma süreci mi başladı?

Tabii, tabii, o zaman başladı, yani orada kimse kalmadı. Ondan sonra o köyü satmak zorunda kaldılar. Bir nevi mecbur bırakıldılar. Hangi insanoğlu kendi atalarının topraklarını başka bir aşirete satar ki? Ancak Ezidiler mecbur kaldıklarından dolayı topraklarını Sünnilere sattılar.

Peki, baban veya dedenler, Türkiye döneminde Ezidilere yapılan baskıları size anlatıyorlar mıydı?

Tabii ki, bayağı anlatıyorlardı, eskileri anlatıyorlardı hep. Şehre bir şey götürüp satmak için bayağı uğraşıyorlarmış, bayağı yol gidiyorlarmış, bilmesinler diye… Yani çok çok eziyet çekiyorlarmış. Hatta babamın anlattığı bir anıyı anlatayım. Bunlar, yolda giderken, katırla gidiyorlar, Diyarbakır’a bir şeyler götürüp satacaklar, karşılarına üç tane adam çıkıyor. Bizimkiler selam veriyor. Ama adamlar biliyorlar ki bunlar Ezidi köylerinden geliyor… Belli zaten, bu taraftan gelen yol Ezidi köylerine gidiyor çünkü. O çevre köyler hepsi biliyor zaten bu Ezidi köyüdür diye. Babam anlatıyor: Biz selamünaleyküm dedik, onlar da aleykümselam dedi. Sonra adamlar geri geldiler, bizi durdurdular, ‘Siz Ezidi misiniz?’ diye sordular, biz de ‘He, biz Ezidiyiz’ dedik. Dediler, ‘O zaman, selamınızı geri alacaksınız.

Yani Ezidilerin verdiği selamı bile almıyorlar, günah diye almıyorlar öyle mi?

Evet. Zaten Ezidilerin pişirdiği yemeği bir Müslüman hiç yemiyor, haramdır diye. Ezidilerin yemeğini yemek, Alevilerin yemeğini yemek haramdır diyorlar. Kurbanlarımızı dağıtıyorduk, ama o da şöyle: Çoğunlukla onlar kestiği için, onlara kestiriyorduk biz de kurbanı, onlara kestirdiğimiz için dağıtabiliyorduk… Ayıp olmasın, yesinler diye onlara kestiriyorduk hatta çoğu zaman, bir Müslüman’a kestiriyorduk.

Yani siz ibadetlerinizi yaparken, kurbanlarınızı keserken, bir Sünni’ye kestiriyordunuz ve bunun da amacı onların yiyebilmesi için öyle mi?

Aynen öyle, aynen öyle. Genelde böyleydi. Onlar kestikleri zaman oluyordu. Ama bir Ezidi’nin kestiği kurban etini yemeyi haram kabul ediyorlardı. Çoğu yemiyordu.

Peki, ne hissediyordunuz o anda? 

O zaman çocuktuk, biz anlamıyorduk ki niye yemiyorlar. Yani o kadar üstünde durmuyorduk, dert etmiyorduk bunlar niye yemiyorlar diye. Biz Ezidi olduğumuz için, onlar da Müslüman olduğu için bizim yemeğimizi yemiyorlar, bizim tabaktan yemek yemiyorlar. Daha doğrusu, bizim kadınlar da, bizim Ezidiler de o düşünceyle bir Müslüman’ın tabağından yemek yemek istemiyorlardı.

Ama karşı taraf öyle yapınca…

Evet. Karşı taraf öyle yaptığı için, bizimkiler de ona tepki olarak öyle yapıyorlardı. Hatırlıyorum, anlatıyorlardı, bizimkilerden biri hocanın evinde bir gün yemek yemiş, hocanın hanımının pişirdiği yemeği, sonrasında o tabağı götürüp, çeşmede beş-altı sefer yıkıyorlarmış, bunu bir Ezidi yemiş diye. Yani bir Ezdi ile aynı tabağı paylaşmak, yemek yemek çok büyük günahtı onlar için.

TAŞIN TAŞ ÜSTÜNDE KALMADIĞI BİR MEMLEKET HAYAL EDİN…!

Terkedilmek zorunda olan vatan toprağı var ortada. Tam 19 senelik bir kayıp var. Yaşanan zulümlerden, çilelerden baskı ve hatta ölümlerden sonra kendi vatanından gitmek zorunda bırakılan onlarca, yüzlerce, binlerce yaşam var. Birçoğu gerçekten kendi toprağına ayak dahi basmadı, kaç tane yaşı ilerlemiş insan doğup büyüdüğü toprağa gömülmedi. Büyük eziyetler çekti Ezidiler. Bunların arasında tabi ki kimliği yüzünden İsmet Çoban da oldukça zor anlar yaşadı. Köyünde yaşanılan zulme dur diyemeyen, göçe mecbur bırakılan Çoban, tam 19 sene sonra dönüp geldiği topraklarında kendi evinin yerini dahi bulamıyor. Harabeye, viraneye dönmüş köyünde neredeyse taş üstünde taş kalmamış. Köyünden göç ettiğine mi, yıllar sonra dönüp geldiğine mi, geldikten sonra gördüklerine mi üzülsün bilemeyen Çoban, 19 yıl aradan sonra vatan toprağına dönüp, ardından yine ayrılırken büyük acılar yaşayabilecek kadar özlemiş topraklarını. Çoban bizlere hem toprak hasretini hem de topraklarından tekrar ayrıldığı anlardaki yaşadıklarını anlattı…

Giderken ne hissettin? 19 yıl aradan sonra kendi topraklarına adım atıyorsun; ne hissettin köyünde?

Vallahi inanır mısın, gözlerimden yaş geldi. Kendimi zor tuttum ağlamamak için, boğazım düğümlendi. Orada tek bir ev kalmış, bir de okul kalmış. Okul da zaten o eski taşlardan yapıldığı için harabe olmuş, ama yine de duruyor, duvarları duruyor. İnsanın böyle… Ne bileyim, böyle çok kötü oldum, kendimi çok kötü hissettim. Yani yerleri bile durmuyordu. Bizim için o yollar o zamanlar dağ gibiydi; şimdi baktım, dümdüz, hiçbir şey yok, hiçbir şey kalmamış, yer bile değişmiş yani, toprak bile değişmiş. Biz o derelerden çıkamıyorduk, taşlardan dolayı çıkamıyorduk; gidip baktık, hepsi ufacık… Yani ben öyle hatırlıyorum… O taşlar dağlar gibi taşlardı bizim gözümüzde; ama gittiğimizde, baktım taşlar da yoktu. Gözüme bambaşka göründü her şey; o taşlar, yerler… Bilmiyorum yani, çok şaştım. Hatta dere bile kurumuş. Bizim oradan bir dere geçiyor, o dere bile kurumuş, kupkuru. Sanki burada hiç su yokmuş, biz orada yüzmemişiz gibi. Yani kendimi çok kötü hissettim, sanki başka bir dünyada hissettim.

Hani gelirken anılar tazelenmiştir tekrar… 

Tabii ki, tabii ki.

O anda ilk aklına gelen anı hangisiydi? 19 yıl sonra tekrar köyüne geldiğinde, zihninde canlanan ilk anı hangisiydi, hatırlıyor musun?

Önce yeri tespit etmek istedim; yani burası neresiydi, burası şurasıydı diye her şeyi tespit etmek istedim o an. İlk düşündüğüm buydu.

Kendi evinizin yeri de belli değil miydi?

Değildi, evimizin yeri bile belli değildi. İki ağaçtan dolayı yerini tahmin ettik, kesin olarak da tam bilemedik yani. O iki ağaç olmasaydı yerini ben bilemezdim. Birisi benim gözümü kapatıp oraya götürseydi, “Bak, sen çocukken burada kalmıştın” deseydi, hayatta inanmazdım, “Ben burada kalmadım hiç” derdim. O ağaçlar olmasaydı, okul olmasaydı, o duvarlar hiç tanıyamazdım.

Peki, neden bu kadar darmadağın oldu köyünüz, böyle viraneye döndü, kimler sebep oldu?

Nedeni göç işte, göç yüzünden. Orada kimse kalmayınca, çoğunluk Sünni olduğu için, kendilerini bir boşlukta hissettiler; yanlarında kimse yok, bunları koruyacak kimse yok, yani kendilerini savunacak bir şekilleri kalmadığı için herkes göç etti. Ondan sonra Almanya yolları açıldı, Avrupa yolları açıldı diye bir kaçış yolu aradı herkes.

YİNE ZULÜM VE BASKININ SEBEBİYLE ÖLÜLER BAŞKA TOPRAKLARDA KALIYOR!

Ezidilerin acı çektiklerini, zulüm gördüklerini, yaşadıkları sıkıntıları örneklerle anlattı İsmet Çoban. Topraklarından nasıl vazgeçtiklerini, komşuları tarafından gördükleri hor görülme, toprağın nasıl insanın içerisinde hasret yarası açtığını öğrendik Çoban’dan. Ancak işe bir de yaşam değil ölüm üzerinden bakmak gerekiyor. Doğduğun topraklarda yaşayamadığın, bir tane dahi akrabanın kalmadığı, zulme ve baskıya maruz kaldığın topraklarda gömülmeyi düşünmek nasıl bir toprak sevgisinin göstergesidir. Üstüne üstlük yine işin diğer tarafından bakıp, evlatlarının mezarına su dökemeyeceğini hesaplayıp, toprak hasretini de kendisiyle toprağa götüren bir baba düşünün. İsmet Çoban’ın babası bir çok Ezidi yaşlının istediği kendi toprağına gömülme arzusundan kendi isteğiyle vazgeçmiş. Kendi memleketine yaşarken huzurlu şekilde gidemeyen baba, ölüsünün de evlatlarından uzakta kalacağını hesaplayarak yaşadığı yere gömülmek istediğini söylemiş. Topraksa burası da toprak, size de eziyet olmasın diyor ve vasiyet ediyor. Vasiyette tabi ki yerine getiriliyor. Kim bilir nasıl baskılar yaşamış baba, nasıl özlemiş toprağını, çocukluğunu ancak görün bakın ki öldüğünde dahi kendi toprağına dönemiyor…

Peki İsmet, sizin toprakla olan bağınız çok farklı. Ben bunu Ezidilerde daha çok görüyorum. Mesela yaşlıların öldükten sonraki vasiyetleri kendi topraklarında gömülmek. Bu konuda neler diyebilirsin?

Tabii. Bizim yaşlılar genelde “Kendi baba toprağımıza bizi gömsünler” diye vasiyet ediyorlar. “Dedelerimiz orada, babalarımız orada, bizi de oraya gömsünler” diye istiyorlar. Yani şu anda çoğu, belki yüzde 80’i Türkiye’de gömülüyorlar, kendi köylerinde gömülüyorlar.

Bu, kendi vasiyetleri gereği oluyor değil mi? 

Evet, kendi vasiyetleridir. Yani kesinlikle onların vasiyetleri öyle olduğu için oraya götürülüp gömülüyorlar. Benim babam 2.5 sene önce rahmetli oldu, kendisi de önce öyle istiyordu aslında; ama son dönemde diyordu ki, “Yahu oğlum, köyde artık kimse yok; burası da toprak, orası da toprak; burası da Allah’ın toprağı, orası da Allah’ın toprağı, ben niye çocuklarıma eziyet çektireyim, her sene benim için gitsinler oraya, gerek yok, beni buraya gömün.”

Babanız bu yüzden mi istedi; çocuklara daha yakın olmak için, mezarını ziyaret etmeniz için mi?

Tabii, tabii. O da var. Ama bazıları öyle yapmıyor, bazıları öyle düşünmüyor; diyor ki, “Benim dedem orada, babam orada, beni de onların yanına gömün” ya da “Benim kardeşlerim orada, beni kardeşlerimin yanına gömün.” Çoğu öyle yapıyor. Yani şu anda yüzde 80’i öyle yapıyor; “Beni kendi topraklarımıza, dedelerimizin yanına gömün” diyor.

PİRHA/İSTANBUL

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

pirha.net © 2018