CANLI YAYIN
Video bulunamadı...

İhraç edilen Akademisyen Karabulut: Fasulye-nohut satıyorum, bu da benim eylem tarzım-VİDEO

PİRHA- İstanbul Üniversitesi’ndeki işinden KHK ile ihraç edilen Jeofizik Mühendisi Yrd. Doç. Dr. Savaş Karabulut, kuru fasulye satıyor. Öğrencilerinden, bilim üretmekten koparıldıktan sonra arayışlara giren Karabulut son olarak kapı kapı dolaşarak fasulye, nohut ve yeşil mercimek satarak geçimini sağlamaya çalışıyor. Fasulye satmayı bir eylem biçimi olarak adlandıran Karabulut, AKP iktidarıyla takiyyenin en büyük boyutunun yaşandığını vurguluyor.  

Haberin Videosu

Yrd. Doç. Dr. Savaş Karabulut… İstanbul Üniversitesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü öğretim üyesiydi. AKP iktidarının OHAL koşullarında yürüttüğü kıyım kapsamında 29 Ekim’de yayımlanan 675 Sayılı KHK ile yükseköğretimden ihraç edilen 1267 akademisyenden biri.

Karabulut aynı zamandaTMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu, Jeofizik Mühendisleri Odası (JMO) İstanbul Şubesi YK üyesi.

Yrd. Doç. Dr. Savaş Karabulut, PİRHA’nın sorularını yanıtladı. Dersimli Karabulut, “FETÖ’cü değilim, sosyalistim, ilericiyim, devrimciyim, halktan ve emekten yanayım” diyor.

İşçi çocuğu Karabulut, hayatı boyunca hep ekonomik zorluk yaşadıklarını, zor koşullarda okuduğunu belirtiyor.

Üniversiteden ve öğrencilerinden koparılan Karabulut şimdilerde ise kuru fasulye, nohut, yeşil mercimek satarak geçimini sağlıyor ve bunun bir eylem biçimi olduğunu vurguluyor.

Karablulut, ihraç edilme sürecini ve sonrasını PİRHA’ya anlattı. Yaşamına dair sorularımıza içtenlikle yanıt verdi.

Öncelikle sizi tanıyalım. Nerede doğdunuz, kaç yaşındasınız?

Ben Savaş Karabulut. 1978 yılında İstanbul’da doğdum, 39 yaşındayım. Dört kardeşiz. Annemle babam İstanbul’a göç edince 70’li yıllarda; ilk ablam 73’te, 75’te sonra 78’de ikiz kardeşim ve ben doğduk. İkiz kardeşimin adı Barış. Benim ismim de Savaş. Bir dükkanımız oldu, dükkanımızın ismini Barış koydular ve ilk kez babama orada ‘Neden Barış ismi?’ diye sorduğumda ‘Barış ismi güzel’ dedi bana. ‘Savaş ismini de sen koydun’ dedim ‘O niye güzle değil?’ ‘Barış için savaş’ dedi. Gerçekten de öyle. Ben de hep öyle söyledim ‘Barış için savaş’. Çünkü bu ülkeye barış gerekiyor. Onun için de birisinin de savaşması gerekiyor. Ben de biraz savaşçıyım. Gerçekten insanlar ismine çeker. Ben çok mücadeleciyimdir.

“DERSİMLİYİM”

Normalde Dersimliyiz. Kemal Kılaçdaroğlu’nun soy ismi de Karabulut biliyorsunuz. Soy ismini değiştirmiş. Gerekçeleri yazıyor. Biz soy ismimizi değiştirmedik. Dersim coğrafyasının ürünü olan ses çıkarma, hakkını arama dedelerimizin ruhunda varmış, babalarımızda da vardır, bizde de var. Bana epey bir geçti. Ben kendi coğrafyamla 2000’li yıllardan sonra tanıştım. Aynı bölgede doğan birçok insanda aynı sıkıntıyı daha sonra konuştuğumda gördüm. Biz kendi coğrafyamızla 2000’li yıllardan sonra tanışmaya başladık. Daha öncesi hiç mümkün olmadı mevcut şartlardan dolayı.

“ANNEM VE BABAM İŞÇİ”

Peki anneniz, babanız ne iş yapıyor? İstanbul’da nereye göç ettiler?

Babam normalde gençlik dönemlerinde birçok şehre gitmiş. Köyünden çıkıp Bergama’ya, Aydın’a, Soma’ya. Madende çalışmış küçük yaşlarda. Fakat ağır işler yaptırmamışlar. Soma’daki madende maden mühendisinin onu nasıl koruduğunu anlatır. ‘Küçük sen bu işi yapma’ falan dermiş. 70’li yıllarda da babam İstanbul’a yerleşmiş. İstanbul’da fabrikalarda çalışmış. Annemle birlikte kaçmışlar. Annemle babam birbirlerini sevdikleri için annemin babası da annemi vermediği için kaçarak gelmişler ve İstanbul’a yerleşmişler.

“EKONOMİK OLARAK HEP ZORLUK ÇEKTİK”

Peki siz nasıl okudunuz? Ekonomik zorluk çektiniz mi okurken?

Ekonomik olarak hep zorluk çektik ama sağ olsunlar hep şunu söylerim ‘Annemle babam bize hep her şeyin en iyisini aldılar.’ Eskiden AVM’ler yoktu. Biz pazarlardan giyinirdik İstanbul’da. Eskiden küçük küçük dükkanlar vardı oralardan giyinirdik. Böyle alış veriş merkezlerine gitmezdik. O zamanın koşulları böyleydi. Yaşım 39 ama bunu çok iyi görüyorum. O dönemde babamlar pazardan ne alırlarsa alsınlar elbise, yemek her şeyin en iyisini alırlardı. Ama gidip borç alırlardı. Özellikle 1980’e kadar annem çalışmıyormuş, 80’den sonraki mevcut koşullar, babamın siyasi kimliği, mevcut yaşadığı sorunlar annemin de çalışmasını gerektirdi. Küçükken hatırlıyorum biz o dönemde Sefaköy’de oturuyorduk. Annem fabrikaya gider gelirdi bizim karnımızı doyurur tekrar giderdi. O süreçte teyzem geldi bir süre bizimle ilgilendi, bir süre halam geldi o bizimle ilgilendi. Fakat zor şartlarda büyüdük.  Annem babam ikisi de işçiydi ve dört çocuk İstanbul’da büyütmek o dönem de zordu, bu dönem de zor.

“ÜNİVERSİTE OKURKEN ÇALIŞIYORDUM”

Üniversiteye nasıl girdiniz, nasıl okudunuz?

Ortaokulu, liseyi hep İstanbul’da okudum. Farklı ilçelerde okudum. Çünkü hep kirada oturduğumuz için sürekli çıkmak zorunda kaldık. Yaklaşık 7  kere ev değiştirdik. Onun için ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite dönemim hep ayrı semtlerde geçti. İstanbul Üniversitesi’ne girdim. İstanbul Üniversitesi, Mühendislik Fakültesi jeofizik mühendisliğine bölümüne girdim 97 yılında. İstemeyerek girdim. Tercihim bilinçliydi fakat ‘Keşke başka bir bölüme girseydim’ dedim kendime. Hatta ertesi sene yeni bir sınava girdim başka bölüme girebileyim diye. Tabi çalışmak zorunda kaldım. Dört kardeş dördümüz de okurken aynı zamanda çalışıyorduk. Çalışırken üniversite sınavına tekrar hazırlanamadım ve jeofizik mühendisliği bölümünün lisans, yüksek lisans ve doktorasını bitirerek İstanbul Üniversitesi’nde 2002 yılında asistan, 2012 yılında da Yrd. Doç. olarak göreve başlamıştım ve 29 Ekim 2016’da ihraç edildim. 675 sayılı KHK ile.

“İŞ GÜVENCESİ MÜCADELESİ VERDİĞİMİZ İÇİN İHRAÇ EDİLDİK”

Neden ihraç edildiniz? İhraç edildiğinizi nasıl öğrendiniz?

Tüm ihraçlar gibi bizim ihraçlarımızı da öğrenmemiz resmi gazeteyle oldu. 29 Ekim günü saat 22.30, 23:00 sıralarında bir telefonla gazeteden ismimi gören arkadaşlar, Eğitim-Sen’deki arkadaşlar beni aradılar ve listede ismimin olduğunu söylediler. Tüm ihraçlar gibi ayrı bir tebliğ almadım. Resmi gazetede birinci maddede terör örgütüne üye olmak veya terör örgütleriyle irtibat kurmak suçuyla ihraç edildim. Hiçbir terör örgütüyle veya hiçbir benzer örgütle ilişkimizin olmadığını kendileri bildikleri halde bir kabın içine sıkıştırmak istediler. Neden o kaba bizi koydular? Çünkü mevcut alanlar bize biraz daha dar geliyordu. Onlar da bizim fazla geldiğimizi düşündükleri için yaptılar. Birlikte atıldığım 11 arkadaşımla  Türkiye’de 2547 sayılı YÖK kanununun 50/d maddesiyle asistanlık görevini yapıyorduk. Biz 2007, 2009, 2010 yılları arasında İstanbul Üniversitesi’nde ve tüm Türkiye’de iş güvencesi mücadelesi verdik. Yani 50/d kadrolarının doktora bittikten sonra doktoralı işsizler ordusu yaratacağını, bunun yerine eğer anabilim dallarının ve bölüm başkanlarının kabul edilmesi durumunda asistan olan kişinin öğretim üyesi olmasının yolunun açılmasının doğru olduğu düşüncesiyle hareket ettik ve o süreçte YÖK’ün kararıyla işsiz kalacaktık. Hatta birçok arkadaşımız tezini bitirdiği halde veremiyordu çünkü atılacaklardı. Bizim İstanbul Üniversitesi’ndeki mücadelemiz ben kendi Avcılar Kampüsü’nde mühendislik fakültesinde aktif bir şekilde 50/d’nin iş güvencesi mücadelesi verdiğim için atıldım. En temel nedenlerin bir tanesi budur.

“MAHALLELERDE KENTSEL DÖNÜŞÜME KARŞI MÜCADELE YÜRÜTTÜK”

Benimle birlikte atılan arkadaşlarımın hatta çevremizdeki bütün arkadaşlarımızın da şu anda öğretim üyesi olan arkadaşlarımızın da ortak kanısı budur. Aynı zamanda rektörlük seçimlerindeki aktif çalışmamız da etkendir. Sadece 50d’de değil biz İstanbul Üniversitesi’nde güvenlikçilerin de hizmetlilerin de, öğretim üyelerinin de hepsinin özlük haklarının mücadelesi için emek vermiş, çalışmış insanlarız. Ben aynı zamanda hem Eğitim-Sen’de hem de Türk Mimar Mühendis Birliği İKK’da ve Jeofizik Mühendisliği Odası Yönetim Kurulu Üyesiyim. Aynı zamanda TMMB’da da mahallelerde çalıştık. Yani üniversitede kalmadık sadece. Bir aydın sorumluluğuyla aynı zamanda mahallelere çıkıp  son 6, 7 yıldan beri kentsel dönüşüm, kentsel zorla dönüşümün karşısında da dimdik durup, halkla mahallelerde birlikte mücadele yürüttük.

Hangi mahallelere gittiniz?

İstanbul’da birçok mahalleye gitmişimdir. Yani sayısını bilmiyorum ama İstanbul’un birçok mahallesinde çalıştım. Özellikle Avcılar’da çok çalıştım.

“UZUN SÜRE İŞ YAPAMADIM, EKONOMİK SIKINTIYA GİRDİM”

Peki; ihraç edildiniz. Başka bir iş yapıyor musunuz?

İhraç edildikten sonra bu sürecin uzun süreceğini düşünüyordum. 1 seneyi biraz geçti. Bu sürecin özellikle daha önce 1980 ve 1970’lerdeki ihraçları düşünerek sürecin uzun süreceğini ve bu anlamda hem ekonomik hem de bilimsel anlamda geri kalmamam gerektiğini düşünerek bilimsel yayınlar okumaya devam ediyorum. Üniversitenin kütüphanesine gidip oradan bilimsel yayınlara ulaşmaya çalışıyorum veya internette farklı arama motorlarından ulaşıyorum. Bu süreci aktif nasıl geçiririm diye düşünürken şunu yaptım: Yayınlar ürettim. Üç tane uluslararası yayın gönderdim. Bir tane uluslararası kitap editörlüğü yaptım. Sonra arada kimya mühendisi bir dostumdan LGP otogaz sorumlu müdürü eğitimi aldım. LPG otogaz sorumlu müdür olmak için. Çünkü ekonomik gelirimi sağlamak için kendime bir alternatif yaratmak zorundayım. İş sağlığı güvenliği tezsiz yüksek lisansı yaptım. B sınıfı. Aralık’ta sınava gireceğim. Çünkü sadece kamu alanı değil özel sektöre de giremiyoruz. Sedef kaydımızı yapmıyorlar. Yani bize diyorlar ki aslında siz ne kamuya ne özele girebilirsiniz. İhraçların hepsi aynı. Ekonomik gelirimizi ancak çevremizdeki insanların bize projeler vererek, iş vererek gayri resmi olarak yürüterek yapabiliriz veya kendimize yeni alternatifler yaratabiliriz. Ben de bu yüzden LPG otogaz sorumlu müdürlüğü, şimdi de iş sağlığı güvenliği tezsiz yüksek lisansını bitirdim. Aralık’ta sınava gireceğim. Eğer olursa B sınıfı iş sağlığı güvenliği uzmanı olacağım. Ve bu şekilde geçimimi sağlarım dedim. Fakat arada küçük küçük işler verdi bazı firmalardan arkadaşlar. Sırf benimle dayanışmak için. Fakat uzun süre iş yapamadım 3, 4 ay boyunca ve ekonomik olarak bir şekilde sıkıntıya girdim.

“BEN ÜRETMEK İSTİYORUM”

Ne yaptınız? Destek aldınız mı bir yerlerden, ailenizden?

Ailem sürekli destekledi. Üniversitedeki bazı arkadaşlarım da bana ekonomik olarak destek vermek istediklerinde ben hep şunu söyledim; ‘Ben asalak yetişmek istemiyorum. Bana iş verin, kendim çalışayım.’ Sonuçta bana her zaman para verebilir birileri. Fakat ben çalışmak istiyorum. Çünkü ben üretmek istiyorum. Benim en büyük sıkıntım o. Ben oturarak iş yapamam hayatta. Benim mizacım da bu yönde. Bu son süreçte de fasulye işine girdik.

Peki evli misiniz?

Evliyim.

Çocuğunuz var mı?

Çocuğum yok. Bir köpeğim iki tane kedim var. Çocuklarım sayılır onlar da.

“ANNEM ÜZÜNTÜDEN ZONA OLDU”

Peki eşiniz de akademisyen mi?

Eşim veteriner hekim. İstanbul Üniversitesi’nde veterinerlik fakültesinde araştırma görevlisi, doktor. O da doçentliğe hazırlanıyor. Bu süreçten o da çok etkilendi. Annem de etkilendi, babam da etkilendi. Annem zona oldu. Babam kalp hastası, çok sıkıtılar yaşadı hala sıkıntılar yaşıyor. Annem çok üzüldü ve bu yüzden zona oldu ve birkaç arkadaşım daha var onların da annesi rahatsızlandı. Bizim annelerimiz çok değerli. Bizim Alevi kültürünün etkisi de var gerçekten. Anneler çok önemlidir. Babalar da önemlidir ama annelerin bizim içimizde yeri farklıdır gerçekten. Bir de ben anneme çok bağlıyımdır.

“BU FASULYE DAYANIŞMA FASULYESİ”

Biraz fasulye işinden bahseder misiniz? Bu işi nasıl yapmaya başladınız?

Aslında fasulye satmak hiç aklımda yoktu. Ailem İzmir’de kalıyordu, Dikili’de. Ben İstanbul’dan Dikili’ye giderken eniştem, ablam her sene bize nohut, mercimek, fasulye falan verirler. Köyden kendileri getiriler yeni mahsul diye. Biz onları pişiririz yıllardan beri. Eniştem de Konyalı benim. Sonra ablam bana ‘Götürür müsün?’ dedi. ‘Komşular istedi’ diye. ‘Götürürüm’ dedim. O anda dedim ‘Savaş sen kapitalizmi iyi bilirsin. Sen iş yapabilir misin?’ diye düşündüm. Sonra facebooktan bir paylaşımda bulundum. ‘Dayanışma fasulyesi’ diye. Bu fasulye dayanışma fasulyesi. Tamam yiyin tadını alın. Tadı da güzel ama bu fasulyenin bir anlamı var ve bu fasulye işsiz kalan arkadaşlarla dayanışma fasulyesi. Yani nasıl işsiz kalan ya da grevde olan işçilerle biz dayanışmak için yardıma, dayanışmaya gidiyoruz, bu da bunun gibi. Bize aktif bir şekilde iş veren bir kapımız yok. Bizim grev yapacağımız bir kapımız yok. Bizim ancak tek tek kapı kapı dolaşmamız gerekiyor. Ben de açıkçası İstanbul’da her gün kapı kapı dolaşıp insanlarla hem sohbet ediyorum, hem onlarla enerjimi atıyorum aslında sıkıntımı paylaşıyorum ve konuştukça da daha çok rahatlıyorum. Çünkü evde kapalı durmak psikolojimizi bozacak.

“MÜCADELE VERMESEYDİK CEMAATÇİ KADROLAR YERLEŞECEKTİ”

Peki sizin psikolojiniz nasıl etkilendi? Eylem yaptınız mı?

Eylem yaptık. OHAL’den sonra ilk eylemi yapan biziz. İstanbul Üniversitesi akademisyenleri olarak 700 kişiye yakın kişi İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsü önünde eylem yaptık. İhraçları eleştiren, ihraçların yanlış olduğunu ve bunun aslında başka plan olduğunu söyledik. Bizim ihraçtan sonra özellikle birçok basın kuruluşuna verdiğimizi demeçte şunu söyledik: Biz 50/d sürecinden dolayı atıldığımızı kesinlikle biliyoruz. O süreçte aktif olarak çalıştığımız için biliyoruz. Fakat 50/d sürecinin diğer bir önemli tarafı şuydu: 50/d süreci üniversitelerde şu anda günümüz kadro süreci. 50/d kadronun tahsis tipiydi. 50/d kadrosu var, 33/a kadrosu var, 657 var. 50/d de asistan kadrosunun tahsis şekliydi. Biz anti 50’d’ciydik. Hatta web sayfamız oldu. Basın bildirisi yayınlıyorduk sürekli birinci bildirimiz, ikinci bildirimiz diye. Fakat biz o süreçte şunu başardık: Biz o süreçte üniversitelerde cemaatçi kadroların, sadece Fethullahçı demiyorum bütün cemaatçi kadroların üniversitelerde örgütlenmesine karşı yapılmış bir hamledir bu 50’d mücadelesi. Çünkü  o dönemde biz 50/d kadrosunun mücadelesini vermeseydik o dönemde üniversitelere cemaatçiler yerleştirilecekti. Asistan olarak yerleştireceklerdi. Asistan olarak yerleştirmediler birçoğunu öğretim üyesi olarak aldılar. Çoğu yurtdışından getirildi ve üniversitelerin farklı bölümlerine soktular hatta bölümler kurdular bu insanlar için. Biz o dönemde şunu başardığımızı biliyoruz; biz o dönemde Fethullahçıysa Fethullahçı, hangi cemaate mensupsa biz onların üniversiteye haksız, hukuksuz yere girmesini engelledik. Şimdi bizim  bu süreçte ödüllendirilmemiz gerekiyor. Fakat bizi ödüllendirmiyorlar bizi aynı kefeye koyup cezalandırıyorlar. O zaman biz de kesinlikle şöyle düşünüyoruz: Bunun arkasında başka bir şey var.

“KONUŞANI SUSTURMAK İSTEDİLER”

Peki bunun arkasında ne var?

Bizim belki şunu yapacağımızdan korktular: Biz 15 Temmuz darbe girişimindeki süreçten sonra üniversitelerde darbenin arkasındaki sis perdesini çok rahat deklere edecek kişileriz. Belki bundan korktular. Belki üniversitelerde artık biraz daha farklı tipolojiye sahip olan kişilerin gelmesi gerektiğini düşündüler. Fakat bir şekilde konuşan herkesi susturmak istediler. Biz de o konuşan cenahın içinde olduğumuz için bizi de susturdular. Şu an hala konuşan arkadaşlarımız var, onlar da atılmayı bekliyorlar. Şu anda benim görüştüğüm birçok arkadaşım sendikada, evine gittiğim öğretmen arkadaşım, benimle dayanışan arkadaşlarımın hepsi ‘Keşke biz de atılsaydık’ diyorlar. Çünkü bizi görünce üzülüyorlar. Bizi görünce ‘Ya biz niye atılmadık’ diyorlar. Onlar da bizden hatta benden çok daha aktif sendikada çalışan, siyasal mücadeleleri olan arkadaşlarımız, üniversitedeler hala. Fakat o arkadaşlarımız da atılmayı bekliyorlar. Hatta atılmadıklarına pişmanlar ‘Biz niye yokuz burada?’ diyorlar. Çünkü bizim yalnız kaldığımızı düşünüyorlar. Biz yalnız değiliz, biz hep onların gücünü hissettik.

“SENDİKA ÇOK CİDDİ DESTEK ÇIKTI”

Ben ilk ‘İyi ki sendikalıyım. İyi ki TMMOB üyesiyim’ dedim. Çünkü gerçekten ailemden sonra bana en çok desteği veren sendikam oldu. Sendika çok ciddi destek çıktı. Hatta bizim bütün hukuki sürecimizi sendika üstlendi.

NURİYE VE SEMİH ONURUMUZDUR”

Ankara’da akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça şu anda açlık grevinde. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Semih ve Nuriye onurumuzdur. Eylem biçimleri farklı olsa da, onlar da bu kötü iktidarın sorunun nasıl gayrimeşru olduğunu biliyor. Onlar da mücadele biçimi olarak bu mücadele biçimini seçtiler. Bir insanın canını masaya yatırması 2000’li yıllardaki cezaevi süreçlerindeki ölüm oruçları gibi zor bir süreç ve gerçekten çok büyük irade isteyen bir şey.

“FASULYE SATMAK DA BENİM EYLEM BİÇİMİM”

Binlerce insanın atılmasına rağmen neden 2 kişi bu kadar yükü omuzladılar?

O kişiler kendi özgür iradeleriyle çok daha büyük bir yükün altına girdiler. Fakat bizim hala şu anda İstanbul’da KESK’li memurların Bakırköy’de, Kadıköy’de Türkiye’nin birçok yerinde hala eylemleri devam ediyor. İhraçlardan dolayı aslında mağdur olmadıklarını, çünkü mağduriyet başka bir sıfat kazandırıyor. Alanlara çıkarak, her gün eylem yaparak mücadeleye devam ediyorlar. Her alandalar. Ama herkes farklı şekillerde yapıyor. Ben bir ara eşimle konuşurken dedim ki; ‘Bu bir eylem biçimi. Benim şu anda yaptığım dayanışma fasulyesi de aslında bir eylem biçimi.’ Çünkü bir dayanışma ağı kurmaya çalışıyorum. Yani herkesin eylem biçimi farklı olabilir. Benim eylem tarzım da şu anda bu.

“BÜTÜN DAVALAR İDARİ MAHKEMEDE”

Bütün davalar aynı şeyde idari mahkeme, Danıştay her şeyi reddetti. Benim de dahil bütün ihraçların aynı şekilde. Anayasa mahkemesi reddetti, OHAL komisyonuna sevk etti. AİHM de bir öğretmenin başvurusu üzerinden reddetti. Şu anda herkes OHAL Komisyonuna başvurdu. Zaten yeni ihraçların hepsi de 2 ay içerisinde ya da 45 gün içerisinde OHAL Komisyonuna başvurması gerekiyor. Biz OHAL Komisyonuna başvurduk ama aslında OHAL Komisyonu da hukuki bir komisyon değildir. OHAL Komisyonu tamamen hakimlerden oluşan bir komisyon değildir. Ben bu komisyonun aslında gayri hukuki olduğunu düşünen bir insanım. Dilekçemde de bunu yazdım. ‘Benim adıma karar veremezsiniz. Hukuki bir kimliği temsil etmiyorsunuz. Hepiniz hakim değilsiniz bir kere.’ Fakat ben başvurumu yaptım. Zaten bu başvuru süreci sadece yapılması için yapılmış bir şey. Zaten bizlerle ilgili herhangi bir şey olmadığı da belli.

“BİZİ İŞTEN ATANLAR BELGESİZ, BİLGİSİZ ATTI”

Nasıl daha önce ihraçlardan dolayı doğuda, güneydoğuda özellikle 10 bine yakın Eğitim-Senli öğretmeni açığa aldılarsa geri iade ettilerse şu anda doğuda güneydoğuda birçok Eğitim-Senli öğretmen nasıl başka illere sürülüyorsa bunu da bir şekilde kılıfa uydurmak için bu kerteye bizi koydular. Bizim herhangi bir bilgiye belgeye ihtiyacımız yok. Bizi atanlar zaten belgesiz, bilgisiz attılar.

“BİZİM REKTÖRÜMÜZ MEŞRU REKTÖR DEĞİLDİ”

Biz hep şunu da söylüyoruz zaten; ‘Biz buraya geldiğimizde bizi atanlar da orada olacaklar. Varsa başka bir sorun vardır onun altında.’ Emin olun nasıl şu anda bu hükümet kendi yanındaki birçok yandaşını, yıllardan beri omuz omuza durduğu dava arkadaşlarını veriyorlarsa, bir rektörü harcamaları veya bir rektörü değil 5 bin rektörü harcamaları da kolay olacak. Çok rahat harcayacaklar. Aslında harcamalarına gerek yok. 15 Temmuz darbe girişimi dedikleri süreçten sonra bütün dekanları istifa etti. Yani bu kadar teslimiyetçiler. O yüzden buna ben meşru rektör veya meşru dekan demiyorum zaten bizim rektörümüz de meşru rektör değildi. Biz İstanbul Üniversitesi’nde rektörlük seçimleri yaptığımız dönemde Raşit Tükel hocamız birinci oldu. Şu andaki mevcut meşru olmayan rektör 800 küsur oy aldı. Aslında bizim meşru rektörümüz Raşit Tükel’dir. Hep söyledik bunu hala söylemeye devam ediyoruz. O yüzden o rektör benim zaten rektörüm değildi. Ben geldiğimde de o rektör olmayacak zaten.

“PSİKOLOJİK SORUN YAŞADIK, ÇÜNKÜ BİZİ BİLİM ÜRETMEKTEN ATTILAR”

İhraç edildiniz, bir psikolojik sorun yaşadınız mı ya da çevrenizdeki işten atılan arkadaşlarınız yaşadı mı? Tedavi olan var mı? 

Yaşadık. Yaşamadık demek doğru olmaz. Çünkü bizi en çok sevdiğimiz işten aldılar. Bilim üretmekten akademide olmaktan bizi attılar. Ben hangi arkadaşımla görüşürsem görüşeyim Marmara Üniversitesi’nden, Yıldız Teknik Üniversitesi’nden, İstanbul Üniversitesi’nden akademisyen arkadaşlarımızın hepsinin durumu aynı. Biz en çok sevdiğimiz işten mahrum edildik. Arkadaşalar farklı uğraşlara eğildiler. Bir arkadaşımız geçen gördüm Taksim’de bir cafe açmış. Baka bir öğretmen arkadaşımız zeytin satıyor, başkası ceviz satıyor. Yani akademideki bir arkadaşımız moda atölyesinde Türk sineması hakkında eğitim veriyor. Yani boş kalmıyoruz biz aslında, devam ediyoruz. Ama tabi o süreci yaşamak hem bizim için, hem de ailemiz için kötüydü.

“SENDİKA PSİKOLOJİK DESTEK AMAÇLI EĞİTİM VERDİ”

Sendika bu süreçte psikolojik destek amaçlı eğitim vermeye başladı zaten. Psikologlar hafta bir kere ya da iki haftada bir toplanıyorlar ve sıkıntı yaşayan arkadaşlar gidiyorlar orada destek alıyorlar. Bu süreci aşmak için sendika onu da düşündü sağ olsun. Ben gitmedim, hayatımda psikiyatra bir kere gittim, kaçmıyorum. Ben çözümün kendimde olduğunu düşünüyorum. Benim kendi irademin her şeyi yeneceğini düşünüyorum. Ben üretirsem yani bilim üretirsem, sokağa çıkarsam, toplantılara gidersem, panellere katılırsam benim için daha iyi olur. Şu anda bunu yapıyorum.

“‘SİZ AKADEMİSYEN MİSİNİZ, FASULYE Mİ SATIYORSUNUZ’ DİYORLAR”

İnsanlardan nasıl tepkiler alıyorsunuz?

Fasulye üzerinden söylersem beni görenler ‘Sen nasıl bu durumdasın?’ diyorlar. Diğer arkadaşlara göre biraz daha farklı görüyorlar beni. İsmim Savaş dedim ya gerçekten savaş yani savaşıyorum şu anda. Yılmayacağım bu şekilde. Kendi kimliğimi de bırakmayacağım bir şekilde. Çünkü teslim olup karşı tarafa geçip şu anda çok daha rahat konuma düşebilirdim yani. Çok daha rahat yaşayabilirdim. Bana belki başka hayatlar sunabilirlerdi. Diğer arkadaşlarıma da aynı şekilde. Fakat hiçbir şekilde kendi mevcut hukukumuzdan vazgeçmedik. Durumum iyi, ekonomik durumum iyi değildi ama psikolojik durumum iyi.

“HİÇ TANIMADIĞIM İNSANLAR BENİ ARIYOR”

Kuru fasulye işi de şöyle; arayanlar ‘Siz akademisyen misiniz, fasulye mi satıyorsunuz?’ diyorlar. Gerçekten insanlar utanarak söylüyorlar bunu. Yapılacak hiçbir iş utanılacak iş değildir ama insanlar utanarak söylüyorlar. Nasıl bir akademisyene bunu yaptırıyorlar. Gerçekten hiç tanımadığım insanlar beni arıyor. Türkiye’nin her yerinden insanlar arıyor. Ben her yere kargo yolluyorum şu anda. Çok büyük işler yapmıyorum tabi zengin oldum gibi olmasın. Çok kişi mesaj attı bana. Facebooktan bulmuşlar beni. Üzülüyorlar, sohbet ediyorlar. Davamıza sahip çıktıklarını söylüyorlar. Gerçekten bizim toplumsal yapımız biraz daha farklı, yani kültürel yapımız da farklı ama bizde bir şeyleri unutmak çok çabuk oluyor. Ve gerçekten insanlara bir şeyleri unutturmamak için sürekli hatırlatacak argümanlar geliştirmek gerekiyor. Ben onun için fasulye satma biçimine bir eylem biçimi dedim. Bu benim için bir eylem biçimi çünkü insanlara gerçekten unuttukları bir şeyi hatırlatmak gerekiyor. Ben birçok kişiyle görüştükten sonra en son kendi fakültemdeki arkadaşlara mail attım. Bir metin yazdım. Kendi fakültemden beni 3, 5 kişi aradı. Benim eşimin olduğu veterinerlik fakültesinden beni daha çok kişi aradı. İnsanlar gerçekten korkuyorlar ama bir gün sıra onlara gelecek. Herkes bunu söylüyor. Ben attığım mesajda şunu söyledim ‘Bugün mağdur dedikleri kişi benim. Ama bir gün sıra sana geldiğinde çok geç olacak’ diye yazdım açıkçası. Demagoji yapmak için değil çünkü gerçekten bir gün onlara da sıra gelecek. Gerçekten üniversitelerde farklı kimliklere sahip olan insanlar var fakat kimseden ses çıkmıyor.

“ÜNİVERSİTELER YÖK’ÜN KURULMASIYLA BİTİRİLDİ ZATEN”

Peki şu an üniversitelerin fotoğrafını nasıl görüyorsunuz? Onlarca akademisyen atıldı.

Atılan 4 bin küsur akademisyen var ama bu akademisyenler gittikten sonra üniversiteler boşaldı demiyorum. Üniversiteler 1980 darbesiyle bitirildi. Yani Türkiye’deki üniversiteler YÖK’ün kurulmasıyla bitirildi zaten. Planlı programlı bir eylem takvimiydi. Üniversitelerdeki eğitim modellerini tamamen bitirdiler. Bu iktidar bile kendi 15 yıllık iktidarı döneminde 5 kere, 6 kere eğitim modelini değiştirdi ve her biri geldiğinde ‘Eskisi kötüydü’ dedi. Üniversitelerde bu şekilde yönetildi farkı yok ki. O yüzden üniversitelerde zaten bilim üretmek çok zor. Türkiye’deki üniversite saygın dergilerde makale yazan kişi sayısı çok az. Türkiye’deki üniversiteler her sene belli gazetelerde çıkar. İlk 500’e girdi bir üniversitemiz. Niye ilk 500’e giriyoruz da ilk 10’a giremiyoruz? Ya da bir üniversitemiz giriyor. Olağan tablonun kendisi kötü. Türkiye’deki üniversitelerde akademisyen ve bilim insanlarına proje üretmek için değil sermayeye daha fazla hizmet edebilmesi için tutulan insanlar var. Buna üniversite sermaye işbirliği dediler. Bu üniversite sermaye işbirliğinin de nereye gittiği günümüzde belli.

“AKP İKTİDARIYLA TAKİYYENİN EN BÜYÜK BOYUTUNU YAŞIYORUZ”

AKP demokrasi vaadiyle geldi ama kaldırmadı YÖK’Ü. Bunu nasıl değerlendirirsiniz?

Bu iktidar ilk geldiğinde birçok şeyle hesaplaşacağını söyledi. En çok gözümüze batan şeylerden bir tanesi 1980 askeri darbesi ve Kenan Evren’di. Onunla da hesaplaşmadılar. YÖK’le de hesaplaşmadılar. Türkiye’deki faili meçhullerle de hesaplaşmadılar. Türkiye’de Alevi sorunu dediler, Ermeni sorunu dediler, Roman sorunu dediler hiçbiriyle hesaplaşmadılar. Takiyyenin en büyük boyutunu yaşıyoruz bu iktidarla. Gerçekten her şeye bir kılıf uydurup üzerine çatısını örüp kendi istediğini dayatan bir iktidarla karşı karşıyayız. O yüzden YÖK’ü kaldırmak değil YÖK’ü zenginleştirmek gibi hedefleri var. Üniversite sınav sistemini kaldırdılar. Hatta bugün TEOG sınavının yerine yeni bir sınav getirdiler. Bu iktidar her zaman bizim için kötü olan bir şeyi kaldıracağım dediğinde hep daha kötüsünü getirdi. Bugün çıkıp da YÖK’ü kaldıracağız biz dediklerinde emin olun YÖK’ün daha büyüğü bir şeyi koyacaklar bizim önümüze.

(HABER MERKEZİ)

 

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

pirha.net © 2018