CANLI YAYIN
Video bulunamadı...

Sanatçı Soner Soyer: Bu ülkede bize yaşama hakkı tanımıyorlar-VİDEO

PİRHA- Sanatçı Soner Soyer, “Bugün ‘Türkiye’de demokrasiyi getireceğiz’ diyenler demokrasiyi ortadan kaldırdılar. İnsan hak ve özgürlüklerini sonuna kadar ihlal ettiler. Ben ülkemi çok seviyorum, bu toprakları çok seviyorum ama bu ülkede bize yaşam ve yaşama hakkı tanımıyorlar” dedi. 

HABERİN VİDEOSU

1979 yılında Muş’un Varto ilçesinde dünyaya gelen Sanatçı Soner Soyer, on iki yaşına kadar öğrenimine burada devam etti. 1990 yılında Adana’ya oradan da 1993’te Almanya’ya gitti. Üç yıl kaldıktan sonra tekrar Türkiye’ye dönen Soyer, müzik hayatına ise bağlama çalarak başladı.

Bir dili konuşur ya da bir dili etkin hale getirmenin en etkili yollarından birisinin müzik olduğunu düşünen Soner Soyer, anadilinin geleceğe aktarılmasının yollarından olan ezgilerini Zazaca ile buluşturmuş. 1996 yılında Kutup Yıldızı adlı müzik gurubunda yer alan Soyer, Ozanlar Hıdır Baş ve Egit Doğan ile de klip çekti.

Soner Soyer, “Beni var eden, anlamlandıran, zenginleştiren insanlarla bağ kurmamı sağlayan bu yanıyla benim için imkansız bir şey müziği bırakmak” dese de müziğini Türkiye’de yaşanan yasak ve baskılar nedeniyle 2 yıldır sürdüremiyor. Soyer, “Sesimizi duyurabileceğimiz, kimliğimizi yansıtabileceğimiz, kendimizi anlatabileceğimiz mecralar neredeyse yok. Ve çok zor koşullarda müzik yapıyoruz” diyor.

6 yıldır albüm çalışması yapamayan Sanat Soner Soyer ile 4 yıldır işlettiği ve müziğini icra ettiği Aliböyköy’deki cafesinde sobanın başında söyleşi gerçekleştirdik.

Seni biraz tanıyalım. Müziğe ne zaman nasıl başladın?

Muş’un Varto ilçesinde 1979 dünyaya geldim. Yaklaşık 10 yıl köyde büyüdüm. İlkokula köyde başladım, Türkçe’yi köyde öğrendim. 7 yaşına kadar Türkçe olmayan anadilimiz Zazaca’da konuştuk, yaşadık. Türkçeyle de ilkokul çağında tanıştık.

Aile içerisinde zaten çok fazla çalan, söyleyen müzikle haşır neşir olan kişiler olduğu için onlardan feyz aldık hem de aile içerisinde çok fazla türkü, kaset dinlendiği için bir hevesle 93 yılında Almanya’da bağlama kursuna giderek başladım. Yaklaşık 25 yıldır da müziğin içerisindeyim.

KENDİ DİLİNE VE KÖKLERİNE YOLCULUK”

Profesyonel olarak müziğe nasıl başladınız? Kaç albümünüz var?

Profesyonel olarak, protest müzik yapan bir grupla tanışmamla başladı. 1995 yılında İstanbul’da oldu. Birkaç yıl birlikte çalıştıktan sonra askerlik durumu söz konusu oldu. Askerlikten sonra kendi müziğimi yapmaya karar verdim. İlk solo albümüm olan ‘Avaz’ı 2001 yılında başlayarak 20o4 yılında tamamladım. Sancılı bir süreçten sonrada 2006 yılında yayına hazır hale getirip dinleyicilerle buluşturduk. Daha sonra yurdun çeşitli yörelerinden derlenen toplam 55 türkünün olduğu bir karma türküler albümü yaptık. ‘Beşi bir yerde türküler’ Türkiye’nin birçok bölgesine ulaştı, birçok müzik marketinde dinleyiciyle buluştu. Daha sonra 2012 yılının ilk albümümün tamamı Zazacaydı. Kendi dilime ve köklerime yaptığım yolculuk olarak adlandırdığım ‘Rayirwan’ albümünü dinleyicilerimizle buluşturduk.

Sonradan tanıştığın bir Türkçe var ve anadiliniz Zazaca. Senin dilinin müziğe yansıması nasıl oldu? Türkçe söylediğin müziklerde hissettiğin duyguyla Zazaca söylediğin türkülerdeki hissin nasıldı?

Elbette ikisi arasında bir tercih yapmak gerekirse insanın kendi ruhunun derinliklerinden gelen ve kendi dilinin güzelliğinde yaşanmışlıklarının ve birikmişliğinin kendi ruhunda buluşması olan Zazaca benim için daha öne çıkmaya başladı. Ve dinleyicilerin çoğundan aldığım tepkilerden birisi şuydu. ‘Kendi dilinde okuduğunda çok daha hakim çok daha duygulu çok daha yakışıyor.’ Benim için de esasen durum aynıydı. Çünkü çocukluğumda ilk duyduğum, ilk dinlediğim ilk söylediğim ilk konuştuğum dildi bu. Ve bu dilde şarkılar yapmak, türküler söylemek ve bu dilde rüya görmek ya da hayal edebilmek bu dili uzun aradan sonra konuşuyor olmak, konuşur hale getirmek benim de özlemini duyduğum bir şeydi. En önemli çelişki de eksikliğimiz de diyebiliriz. Bu eksikliği en azından giderebildim. Bu yanıyla fazlasıyla beni motive etti. Şimdilerde ise çoğu zaman dinleyicilerden Zazaca okumam yönünde tepkiler geliyor. Ben de buna zaten kayıtsız kalmıyorum.

“TEK EVRENSEL DİL MÜZİK”

Kürtçe nerdeyse günümüz gençliğinin çok da kullanmadığı bir dil. Anadilini gittikçe unutan bir nesil yetişiyor. Zazaca okumanın o dili de yaşattığını düşünüyor musunuz? Müziğin böyle bir katkısı da oluyor mudur?

Bir dili konuşur hale getirmek ya da bir dili etkin hale getirmenin en etkili yollarından birisi müziktir. Bu bütün dünya genelinde bir gerçekliktir. Çünkü müziğin çok güçlü bir ruhu ve çok güçlü bir dil var. Sizin giremediğiniz birçok yere müziğin girme şansı var. Bugün dünya ölçeğinde İngilizce hakim dildir. Uluslararası evrensel dildir. Ben bunu kabul etmiyorum. Niye derseniz? Çünkü dünyadaki tek evrensel dil müzik dilidir. Çünkü dünyanın her yerinde, her kasabasında, köyünde, her şehrinde insanların aynı şekilde konuştuğu dildir. Zorlanmadan herhangi bir kimlik edinmeden herhangi bir kimliğe bürünmeden konuşabildiği en özgür dildir bana göre. Dolayısıyla bugün Zazaca’nın ya da Kürtçe’nin gençlerde tekrardan bir özenme yaratmasında müziğin rolü çok büyüktür. Örneğin, 20 yıl önce Zazaca şarkı ya da ezgi dinleyen çok fazla genç yoktu ama bir Ahmet Aslan, Mikail Aslan ya da Kemal Kahraman çıkış yaptılar. Güzel ezgilerle çıkış yaptılar ve gençlik üzerinde önemli bir etki yarattı. Öyle ki sadece bizim bu dili unutmuş, konuşamayan gençlerimiz değil bizim çevremizde bir şekilde eş dost dediğimiz Akdeniz’li, Ege’li dostlarımız bile eklendi dillerinde olmayan ama bu ülkenin bir gerçekliği olan ve milyonlar tarafından konuşulan bir dilde yapılan müzikleri dinlemeye. Bugün Karadeniz’de Ahmet Aslan dinleniyor. Hem ülkemizin hem toplumumuzun hem de aslında ihtiyacımız olan özlediğimiz bir durum.

“SESİMİZİ DUYURACAĞIMIZ HİÇBİR MECRA KALMADI”

Konuşabildiği en özgür dildir” diyorsunuz müzik için. Peki siz müziğinizi özgürce yapabiliyor musunuz? Ulaştırırken ne tür yöntemler kullanıyorsunuz?

Her şeyin bir pazarı olduğu gibi müziğin de bir pazarı var. Ve Türkiye’de ne yazık ki Türkçe dışında yapılan müziğin o pazarda yer bulma şansı çok az. Son 10 yıllık süreçte Türkiye’de yapılması planlanan ya da yapılmaya çalışılıyor denilen demokratik adımlarla birlikte adına barış süreci dedikleri sonradan baskı ve zulüm rejimine dönüşen barış sürecinin de biraz ülke koşullarının rahatlamasıyla birlikte farklı dillerde yayın yapan kanalların önünün acılması elbette bir rahatlama yarattı. İnsanların kendi dillerini konuşmasında, yaşamasında, öğrenmesinde ve öğretmesinde. Öyle hissettik ki evet barış geliyor. Türkiye geçmişiyle yüzleşiyor ve bu ülkeyi yöneten siyasi erk bu siyasi yüzleşmeyi gerçekleştirecek gibi dururken ülke yaşanan siyasi sıkıntılar kargaşa ortamı, iktidarın kendi kankası olan yıllarca birlikte yürüdükleri cemaatle kavgasının yaşanmasından sonra adı konulmamış bir darbe süreci yaşandı. Ve var olan televizyonlarımız, radyolarımız, gazetelerimiz kapanmaya başladı. Şu anda bizim sesimizi duyurabileceğimiz, kimliğimizi yansıtabileceğimiz, kendimizi anlatabileceğimiz mecralar neredeyse yok. Ve çok zor koşullarda müzik yapıyoruz. Ben dört yıldır bir cafe işletiyorum çünkü müzik yapamıyorum. Hem ekmeğimi kazanmaya çalışıyorum hem de beni dinleyen dostlarla bir araya gelebilecek ortamı ayakta tutmaya çalışıyorum.

Müziğinizi gerçekleştirdiğiniz tek yer bu cafe diyebilir miyiz?

Burada da müzik yapıyorum, buraya da sanatçı dostlarımızı getiriyoruz, müzik, şiir buluşmaları yapıyoruz. Ama müziği yaptığım yer sadece burası değil elbette zaman zaman dostlarımızdan talepler geliyor, bizim taleplerimiz doğrultusunda yaptığımız dinletiler, konserler oluyor. Ama çok sınırlı devede kulak gibi bir şey.

En son albümünüzü kaç yılında yaptınız?

En son albümü altı yıl önce yayınladım. Maalesef altı yıldır üretim adına bir şey yapamıyorum.

Nasıl bir ortam olmalı ki siz yeniden müziğinize dönmelisiniz?

Barış olmalıydı. İnsanlar kendi dillerini, düşüncelerini, taleplerini hayata geçirme noktasında bir baskıyla karşılaşmamalıydılar. Bugün Türkiye’de demokrasiyi getireceğiz diyenler demokrasiyi ortadan kaldırdılar. İnsan hak ve özgürlüklerini sonuna kadar ihlal ettiler.

“BİZİ YOK ETMEK İSTİYORLAR”

Hiç ‘böyle bir ülkede yaşamak istemiyorum’ dediğiniz oldu mu? Gitmeyi düşündünüz mü?

Ben ülkemi çok seviyorum, bu toprakları çok seviyorum ama bu ülkede bize yaşam ve yaşama hakkı tanımıyorlar. Bizi yok etmek istiyorlar. Bizden kastım onlar gibi düşünmeyen, onlar gibi hissetmeyen, farklı düşünen, farklılıkların bir arada yaşamasını savunan herkesi kendilerine düşman belleyenlerin ülkesi burası artık.

Geleceğe dair nasıl bir planlamanız var?

Aslında hiçbir planım yok. Türkiye’de yaşamayı düşünmüyorum ve dolayısıyla hiçbir planım yok. Yani plan yapamıyoum çünkü belirsizliğin tam ortasındayız. Ne olacağını kimse kestiremiyor. Çünkü bu ülkede herşeyin olabilme ihtimali bir adamın iki dudağının arasında. Herşeye o karar veriyor.

“MÜZİĞİN VATANI OLMAZ”

Müziğinize nerede devam edeceksiniz? Etmeyi düşünmüyor musunuz?

Müziğe tabi ki devam edeceğim. Asla bırakmayacağım bir şey. Beni var eden, anlamlandıran, zenginleştiren insanlarla bağ kurmamı sağlayan bu yanıyla benim için imkansız bir şey müziği bırakmak. Belki çok büyük konserler yapmayacağım, belki çok fazla albüm yapmayacağım ama müzik yapmaya, üretmeye, söylemeye devam edeceğim. Müziğin bir yeri yurdu vatanı yoktur, müzik her yerde yapılır.

Eklemek istediğin bir şey var mı?

Umudumuz sizin gibi mecraların çoğalması ve umut edenlerin direnenlerin daha da umudunu yükselterek, çoğaltarak ayağa kalkmaları ve bu ölü toprağını üzerimizden atıp bu zulme son vermeleri.

Sevim KAHRAMAN – Semra ACAR /İstanbul

 

 

 

 

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

pirha.net © 2018