Yazar Yusuf Baran Beyi’den tarikat tepkisi: Dersim’e sefer olur zafer olmaz!-VİDEO

PİRHA- Araştırmacı Yazar Yusuf Baran Beyi, Dersim’deki tarikat ve cemaat yapılanmasının kesintisiz devam etmesinin şiddet ve asimilasyon politikalarının bir yansıması olduğunu söyledi. “Dersim’e sefer olur zafer olmaz” diyen Beyi, “Yüzyıllardır bu cihanda mekânsız bırakılan bu inanç, biçildikçe çimen gibi yeniden yeniden yeşerecek ve bir ağaç gibi filizlenip meyvesini vermeye devam edecektir” dedi. 

Dersim Araştırmaları Merkezi’nin (DAM) kent genelinde tarikatların örgütlenmesine dair araştırmasında, Dersim’de tarikatların örgütlendiği ortaya çıktı.

Konuya ilişkin ‘Kırlarda Buzlar Çözülünce’ ve ‘Süngü ve Yara’ kitaplarının yazarı Araştırmacı Yazar Yusuf Baran Beyi sorularımızı yanıtladı.

“YAVUZ SELİM’İN GAZABI”

PİRHA: Dersim’de tarikat ve cemaat yapılanması yine gündemde. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Neden Dersim tarih boyunca hedef alınıyor?

YUSUF BARAN BEYİ: Merkezi yönetimlerin her zaman Dersim’e yönelik problemleri olmuştur. Osmanlı döneminde yüzyıllar boyu hep böyle sürüp gitmiştir. İlk büyük “Sel” hareketi (bunu 1937-38’de de görüyoruz.) Yavuz döneminde yapılıyor. Yavuz döneminde, Alevi coğrafyası kuzeyden güney ucuna kadar devam eden bir ezme-silme hareketi yapılmıştır. Bu dönemde yapılan katliamın nedeni teolojiktir. Yavuz’un gazabından kaçan Aleviler dağlara çekiliyor ve uzun süre toparlanamıyorlar.

1937-38’de Dersim raporlarının bir yerinde Yavuz dönemine dair bir açıklama yapılıyor. Düşen bu not bize önemli ipucu veriyor. Notta şöyle diyor: “Yavuz Sultan Selim’in gazabı olmasaydı bugün güzel Türkiye’mizde tek bir Sünni’ye tesadüf etmek imkânı belki de mümkün olmayacaktı. Eğer Yavuz’un garazı Dersim’in yalçın dağları içine girebilmiş olsaydı, her halde Dersim’i de bugün maddi ve manevi başka bir yol üzerinde görürdük,” denmektedir. Bu da gösteriyor ki sorun devam etmektedir. Osmanlı döneminde çözülmeyen Dersim “sorunu” dolayısıyla, cumhuriyet dönemine intikal eder.

Dersim’e yönelik askeri hareket, hep sürekli olarak gündemde tutuluyor. Birçok kez sefer olur. Ancak bir türlü başarı elde edilmiyor. İkinci büyük hareket Abdülhamit döneminde devam eder. Ancak bu dönemde de bir sonuç alınamaz. Birçok paşa yenilerek geri döner. Onun için tarihe şöyle bir not düşer; “DERSİM’E SEFER OLUR, ZAFER OLMAZ.” Osmanlı dönemi bu anlamlı tarihi sözle kapanır.

“ALEVİLERE VE KÜRTLERE YÖNELİK HEM ŞİDDET HEM DE ASİMİLASYON HIZ KESMEDEN DEVAM EDER”

Peki cumhuriyet döneminin başını nasıl okumak gerekiyor?

YUSUF BARAN BEYİ: Cumhuriyet döneminde saldırılar karakter değiştiriyor. Teolojik nedenin yanına, bir de etnik farklılık eklenir. Cumhuriyet döneminde Dersim’e yapılan seferler, son Osmanlı dönemindeki nedenlerden dolayı süreklilik kazanıyor. Milliyetçilik ideolojisi biraz daha keskinleşerek kendini dayatıyor. Yaşanan bu ırkçı keskinlikten dolayı, Dersim’de daha kanlı olaylar yaşanır. Cumhuriyet döneminde; “Tek millet, tek devlet, tek bayrak” şiarıyla hayata geçirilen uygulamalar nedeniyle, sadece Dersim’de değil, bugünkü coğrafyada yaşayan ne kadar dini ve etnik azınlık var ise hepsini ya öldürerek, göçertilerek ya da asimile ederek Sünni ve Türkleştirerek tek tip bir ulus yaratılır. Tüm katliamlar bu nedenle yapılmıştır. Dersim katliamı, bu ırkçı uygulamanın en son halkasıdır. Ermeni, Rum, Süryani ve Êzidi katliamları bu nedenden dolayı yapılmıştır. Bu katliamlar, yüzyılı aşkındır devam eder. Alevilere ve Kürtlere yönelik hem şiddet hem de asimilasyon hız kesmeden devam eder.

MEVCUT COĞRAFYA İNSANSIZLAŞTIRILMIŞTIR

Bugünü anlamak için ise Dersim 37-38 sürecini ve sonrası iyi değerlendirmek gerekiyor. 1937-38 Dersim katliamı, planlı-projeli bir katliamdır. Çok yazar-çizer bu katliamı “soykırım” olarak nitelendirmektedir. Yerel halk da olayı; “TERTELE” olarak tanımlamaktadır. Mevcut coğrafya insansızlaştırılmıştır. Dersim’de öyle toplu bir kırım uygulanmıştır ki, dağ başları, vadiler ve ırmak boyları halen insan kemikleriyle doludur. Bu nedenle Dersim’e “yas ve hüznün kenti!” denilmiştir.

DERSİM’DE SADECE KATLİAM YAPILMAMIŞTIR

Dersim’de asimilasyonun boyutu, içeriği ve çapı hayli büyüktür. Dersim’de sadece katliam yapılmamıştır. Her türlü silah kullanılarak öldürülen, öldürüldükten sonra, geri kalan Dersim halkı, asimilasyona tabi tutulmak üzere, batı Türk kentlerine sürülmüştür. Ancak asimilasyon uygulaması bu sürgünlerle sınırlı kalmaz, Dersim’in dağ köylerinde kalan küçük kız çocukları, jandarma marifetiyle toplatılarak Elazığ’ta açılan Yatılı Kız Sanat okuluna getirilir. Burada misyoner Sıdıka Avar yönetiminde okutulan kız çocukları, birer Türk anne olarak hayatlarına devam ederler. Bir de subayların Dersim’de seçip aldıkları yetişkin kızlar vardır. Subaylar bunları hizmetçi köle olarak yanlarına alırlar. Bunlar hem köleleştiriliyorlar, hem de sadık birer Sünni Türk anne oluverirler. Köle oldukları için hiçbir hukuki hakları olmaz. Kamuoyunda bunlar; “Dersim’in kayıp kızları” olarak anılırlar.

“1937-38 İSTENİLEN SONUCU VERMEDİĞİ İÇİN, KESİNTİSİZ BİR ASİMİLASYON UYGULANIYOR”

Dersim bugün inancını, kültürünü, coğrafyasını, dilini ve tarihini sahiplenmeye devam ettiği için mi bugün bu yönelimler devam ediyor?

YUSUF BARAN BEYİ: Elbette. Dersim insanı, o topraklarda yeniden yeşerdi. Köklerinin üzerinden filizlenip, meyve vermeye devam ediyor. Bugün sistemin Dersim’e yönelik yönelimi, Dersim’in yeniden kendi küllerinden kendini yaratmasından ve dimdik ayakta durmasından dolayıdır. 1937-38 yıllarında uygulanan vahşi katliamın akıbeti, istenilen sonucu vermediği için, sistemin Dersim’e olan ilgisi hiçbir zaman azalmadı. Denenen tüm bu yöntemlerden bir sonuç alınamayınca, şiddetle beraber kesintisiz bir asimilasyona gidildi.

1980’li yıllarda yoğunlaşan bir şekilde, cami yapımına başlanır. Ardından, 5 bin Dersim çocuğu alınıp batı illerine cemaat yurtlarına nakil edilir ve burada sıkı bir din eğitimine tabi tutulurlar. Bilimsel çalışma yapıyorum adı altında Dersim’e gelen Prof. Dr. Hikmet Özdemir de giderken, 350 çocuğu kendi malıymış gibi alıp İstanbul’a götürür. Bunlar da aynı şekilde asimile edilirler.

“GÜLEN CEMAATİ BİRLİK VAKFI ADI ALTINDA BÖLGEYE YERLEŞTİRİLDİ”

1990’lı yıllarında şiddet+asimilasyon ağı birlikte devreye konuluyor. Dönemin Gülen Cemaati, Birlik Vakfı adı altında devletin desteğiyle bölgeye yerleştiriliyor.  Bir uçta devlet vururken, diğer uçta Gülen Cemaati, asimilasyoncu zehrini akıtmak üzere insanları ‘avlamaya’ başlıyor.

2000’li yıllarda sistem, dernekler vasıtasıyla daha da atağa geçiyor. İnatla saldırılarını devam ettikçe, Dersim halkı inançla karşılık veriyor. Bu dönemde Gülen cemaati, büyük bir rol alıyor. Yöntem olarak eğitim işiyle Dersim’i işgal eder. Okul zinciri kuruyor. Yüzler-binlerce öğrenci bünyesine almayı başarıyor. Tabi devletin her türlü olanağı kullanılarak.

Bugün ise Gülen Cemaati tu kaka olunca, oluşan boşluğa bir değil, üç-beş İslamcı tarikat birden doldurmaya başlandı. Devletin her türlü desteğini arkasına alan bu dini dernek ve vakıflar, kelepir mal görmüş gibi, Dersim kentinin içine akın ediyorlar.

2008 yılında ise Tunceli Üniversitesi açılır. En büyük asimilasyon üniversite aracılığıyla sürdürülür. Cemevini kendine bağlayan üniversite, açtığı Alevilik-Bektaşilik Araştırmaları Enstitüsü ile daha rahat çalışmalar yürütür hale gelir. Üniversitenin bilimle uğraşması gerekirken, tarikat ve cemaatlerle eşgüdüm içinde misyonerlik faaliyeti içine girmesi, Dersim’de ortaya çıkan bir garabettir.

“SİSTEMİN YÜZYILLARDIR UYGULADIĞI ÇIKMAZ BİR YOLDUR”

Bu saldırılara karşı nasıl bir tavır alınmalıdır?

YUSUF BARAN BEYİ: Tüm yaşanan bu garabetlere baktığımızda, ortaya çıkan iki şey görülüyor. Birincisi; sistemin kabul etmediği/ istemediği sosyolojik ve teolojik bir tolumu, kendi bekası için sorun olarak görüyor olması. Dolayısıyla katliam ve asimilasyon uygulayıp, buradaki homojen toplumsal yapıyı dağıtarak, sözüm ona sorunu çözme çabası göstermektedir. Bu çıkmaz bir yoldur. İkincisi ise; uygulanan bu vahşete karşı asla kendisinden vazgeçmeyen, inatla ve inançla direnen bir halkın olması. Bunun artık görülmesi gerekir. Çatışan iki direngen gücün sonuç almasının tek yolu, sistemin demokratik yollarla yaklaşım göstermesidir. Yüzyıllardır bu cihanda mekânsız bırakılan bu inanç, biçildikçe çimen gibi yeniden yeniden yeşerecek ve bir ağaç gibi filizlenip meyvesini vermeye devam edecektir. Bu kafayla gidilirse, bu sosyolojik trajedi, babadan oğula sirayet edip gidecektir!

“YAZIKTIR, GÜNAHTIR, CİNAYETTİR!”

Son olarak ne söylemek istersiniz?

YUSUF BARAN BEYİ: Tarihe bakarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki; Dersim’in geçmişinden bugüne bakıldığında, bu saldırılara boyun eğecek veya teslim olabilecek toplumsal bir çoğunluk bulunmamaktadır. Her toplumda ruhunu rahatlıkla satan zayıf karakterli kişiler olabilir. Bunlara umut bağlamanın sonu hüsrandır. Dersimlinin inancına ve diline olan bağlılığı, yani karakteri ve bilinci bu pervasız akınlara, izin vermeyeceği bilinmelidir. Dün her türlü silahlarla Dersim’e girilip on binlerce insan öldürüldü ve on binlercesi köklerinden kopartılarak uzak kentlere sürüldü. Bu mazlum insanlara her türlü asimilasyon ve dezenformasyon uygulandı ama bir sonuç elde edilmedi. Sözün özeti; tarihin sayfalarında yazılan söz gibi; “DERSİM’E SEFER OLUR, ZAFER OLMAZ.” Onun için dillere ve inançlara anlayış ve saygı gösterip, bu coğrafyada yaşayan her insana yaşam hakkı tanıyıp nefes vermek lazım. Son sözümü Seyit Rıza’nın o anlamlı sözü ile bitireyim; “Yazıktır, günahtır, cinayettir!”

Diren KESER/MERSİN